Sunday, January 22, 2012

iyi




İçimde öyle büyük bir öfke var ki, bir türlü dışarı atıp kurtulamıyorum.
Ne kadar anlatsam da, düşünsem de, zihnimde bu kavganın iki ayrı tarafı da olup tartışıp dursam da bu öfke azalacağına çığ gibi katlanarak artıyor her geçen gün.
İnsana kazık atanın herhangi biri değil de kendi ailesi olması çok ağırmış. Keşke yaşayarak tecrübe etmek durumunda kalmasaydım bunu...
Beynimi yoran, dilimin ucuna kadar gelen, yumruklarımı sıktıran, gözlerimi yakan bütün o sözler boğazımda düğümleniyor sadece. Başka bir çözümü yok çünkü. Yapacak başka bir şey yok.
"iyi" olduğum için kaybediyorum hep. Bu kez de "iyi" evlat olduğum için kaybettim.

"iyi" diye bir şey yok oysaki. olmamalı.

Friday, January 13, 2012

Önce can gelir, sonra canan. Atalarımızı saygıyla andığım, içmeden sarhoş olduğum bir gece.
Can-canan meselesi nereden çıktı diyecek olursanız, ülkenin sıkıntılarını, sorunlarını, bir türlü çözülemeyen meselelerini (tek tek hangi birini tespit edeyim, hangisinden söz edeyim bilemedim. Siyasi meselelere burada çözüm getirmeye yeltenecek değilim zira), şu lanet 13. cuma günü ölen Lefter'i ve Rauf Denktaş'ı düşündüm bir an ne hikmetse. Sonra bu gibi haberlere an itibariyle ne kadar hissiz yaklaşabildiğimi fark ettim (normalde böyle soğukkanlı değilimdir). Velhasıl-ı kelam, diyeceğim şuydu aslında, insanın kendi derdi oldu mu söz konusu olan, dışarıda millet birbirini de yese, en ünlü insanlar da ölse, hatta savaş da çıksa (mübalağaya bayılırım) umrunda olmuyormuş. Senin en kıçı kırık derdin, sıkıntın okyanusları aşıyor, koskoca bir tsunami etkisi yaratıp önünde ne var ne yoksa silip süpürüp bambaşka kıyılara vuruyormuş.
Öyle işte.

Thursday, July 7, 2011


Dışarıdan bakıldığında bomboş geçiyor gibi görünse de, aslında oturup düşünmeye bile vakit bulamadığım günler yaşıyorum.
Okul bitti, öğrenciler gitti, ders yok. Ama biz özel sektör çalışanları her gün 9:00-5:00 okulda olmak mecburiyetindeyiz. Neyseki bu benim çok daha kötü bir durum değil, tatil olsa ve evde yatacak olsam asla sabahın köründe kalkıp bilgisayar başına oturup çeviri yapmazdım. Yaklaşık bir aydır sabahtan akşama çeviri mesaisi yapıyorum adeta.
Ama bu boş görünen günler öyle bir geçip gidiyor ki, dönüp aynada kendime bile bakmadığım oluyor. İş-ev-uyku. Bütün düzenim bu. İşte bu yüzden de ne yazacak bir şey oluyor, ne de ben bambaşka hayal dünyalarına dalıp birkaç satır karalayabiliyorum. Adam gibi oturup doyasıya bir kitap bile okuyamadım ne zamandır.

Hem daha okunacak/çevrilecek/yazılacak kitaplar var. Uyunacak uykular; gezilip görülecek yerler; söylenecek şarkılar; kurulacak hayaller var... Peki ya zaman?

Başkalarının yazdığı kitapları çevirmek tamam da, ben ne zaman kendi öykülerimi yazacağım acaba?


Monday, June 13, 2011

Kimse yok.

Haketmediğin yerden hiç beklemediğin bir darbe yediğin zamanki o şaşkınlığı görüyorum suratımda. Aynaya bakmama gerek yok. Biliyorum orada olduğunu. Gözümün ta içinde. Yanağımdaki bende. Alnımdaki yara izinde. Dudağımın kıyısındaki hep yukarı bakan çizgide.
Öyle romantik bir kırgınlık değil bu. Ne hissettiğimi kanadı yaralı bir kuşla değil, bir araba tekerleğinin altında kalıp canhıraş feryat eden bir sokak kedisinin kim bilir kaçıncı kez ezilen sol arka bacağıyla anlatabilirim belki.
O kedinin içindeki (ve dünyanın iplemediği) ince sızı var benim de yüreğimde. Çok acıtmıyor ama nefes alırken batıyor. Varlığını hissettiriyor.
Ki ben çok bir şey istemedim.
Ama insanların geçmişlerindeki acılar manasız yaralamalara sebebiyet veriyor, en olmadık kişilere hem de.

Bazen birilerini, bir şeyleri çok seversin, inanırsın onlara, çok değer verirsin, bağlanırsın. Ama sonra umulmadık bir anda tüm bu hissettiklerinin aslında basit bir ilüzyon olduğunu anlarsın; işte bu batıyor şu anda içime.

Ve sonuç: gerçekten kimse yok.

Friday, February 11, 2011

I before I was born

“I’m afraid of getting old. I am afraid of getting married. Spare me from cooking three meals a day — spare me from the relentless cage of routine and rote. I want to be free — I want, I think, to be omniscient….I think I would like to call myself “The girl who wanted to be God.” Yet if I were not in this body, where would I be — perhaps I am destined to be classified and qualified. But, oh, I cry out against it. I am I — I am powerful — but to what extent? I am I.”


Sylvia Plath

Tuesday, January 25, 2011

Stream of consciousness-2


Hava kapalı, serin ama insana canlılık veriyor.
Ofisin yapay ışığında fotosentez yapmaya çalışan zavallı bir eğrelti otuyum sanki. Boğulur gibi oldum; eğrelti otu karbondioksit değil, kahve tüketmek istedi. Çiseleyen yağmurda üşenmedim az ilerideki benzin istasyonuna gittim kahve almaya. Üstümdeki sıkıntıyı da yürürken çizmelerimin tabanından sıçrayan çamur gibi silkeler atarım sanıyordum, ama sıkıntım benden kopamadı bir türlü...

Nedir diye düşündüm. Nedir bu yetersizlik hissi? Neyibeğenemiyorsun hala kendinde?
23 yaşında 1.60 boyunda küçücük bir kadınsın. En büyük hayalim dediğin 3 şeyden ikisini daha bu yaşta gerçekleştirdin. İyi bir okulda okudun, iyi bir iş buldun. Hayalin olan işi de yapmaya çalışıyorsun elinden geldiğince. Dünyanın en güzel kadını değilsin belki, vermen gereken kilolar var, boyun da kısa, ama kimse çıkıp da çirkinsin de diyemez. Hiçbir şey olmasa yüzün yeter zaten, herkes öyle demez mi hani? E peki nedir derdin, neden rahat bırakmıyorsun kendini? Nedir bu ergen tripleri? Bilmiyorum, cevapları veremiyorum. Bir şey arıyorum, hep bir şey arıyorum. 23 yıldır bulamadım, ne olduğunu da bilmiyorum. Ama o tamamlanmışlık hissine erişemiyorum asla. Aşk? Çok seviyorum evet, ama çok. Yine de... O "yine de"ler bitmiyor, çünkü asla güvenemiyorum, güvenim de eksik hep. Bunun tek sorumlusu ben değilim elbet, ama kendimi bi bırakabilsem, akışına bıraksam her şeyi...
Nasılsın? diye sorsa biri; mutsuz değilim, ama mutlu da değilim.

Eskiden mektup arkadaşlarım vardı, bütün gün aynı sırayı aynı sınıfı paylaşsak da birbirimize yazdığımız o mektupların yerini tutmazdı hiçbir sohbet. O mektupları arkadaşımızdan çok kendimize yazardık belki de. Yazarak tanımaya başladım ben de kendimi. Hesaplaşmalarım hala kelimelerle. Barışırsak bir gün, eminim o da kelimeler sayesinde olacak. Ama ben o mektupları, o mektup arkadaşlarımı özlüyorum.. Bu bloglar, emailler çıktı mertlik bozuldu...

Gerçekliğine inanmak için dokunmak gerekmez mi?

Ben küçükken soğuktan dudaklarım çatladığında annem dudağıma kırmızı rujundan sürerdi. Ruj sürmek ne kadar da önemliydi. Sırf dudaklarım çatlasın da annem bana ruj sürsün diye soğuk havalarda okul yolunda dudaklarımı yalardım.

Artık benim de onlarca rujum var. İstediğim rengini istediğim zaman sürebilirim. Ama hiçbiri annemin elleriyle kurumuş çocuk dudaklarıma sürdüğü kırmızı ruja benzemiyor.

Şimdi dudaklarım çatlayıp kanasa da aldırış eden olmuyor...