Sunday, December 27, 2009

Monday, December 14, 2009


Yaz yaz nereye kadar? Peki yazılamayanlar, söylenemeyenler ne olacak? İçimiza attıklarımız, içimize dert olanlar? Nasıl kurtulunur bu yükten?

Saturday, December 12, 2009

Kuyu


Derinlere doğru çıktığım o hazin yolculuğa alışmış olmalıyım. Ne de olsa, düşünebildiğim ve "ben" olabildiğim günden bu yana sık sık gidip geliyorum iki uç arasında. Özletmiyor artık kendini. Bir anda geliyor. Ve kolumdan tutup sürüklüyor o karanlık dehlizlere. Geri döndüğümde, yorgun, bitkin, tükenmiş bir ben var boş gözlerle baktığım aynadaki yansımada. Hali yok tek kelime etmeye bile. Gözlerini kaçırıyor özür dilercesine. Bense gözlerinin ta içine bakmaya çalışıyorum. Neden yapıyorsun bunu bana, söyle?! Çünkü, her yolculuk bir öncekinden daha ağır. Her yolculuk bir öncekinden daha uzun. Her yolculuk bir öncekinden daha fazla şey alıp götürüyor benden. İçi boş bir çuval kadar hissiz, gereksiz ve işlevsiz. Bir köşeye atıyor kullanılmış bedenimi. Her seferinde yitiyor bir şeyler. Ve ben giderek eksiliyorum...

Friday, December 4, 2009

Wednesday, November 11, 2009

Tuesday, November 10, 2009

"döndü halka/ döndü olanca hızıyla/ toprak ki siyah bir halka idi/ ve geceye saklanırdı bazen/ tuttu su ile karıştı/ su ki sarı bir halka idi/ rengiyle dalaşırdı bazen/ tuttu toprağı kucakladı/ eğildim suya baktım/ suda kendimi gördüm/ kendimi sen sandım/ sarılmak için atıldım/ köprüye hıncım yalan imiş/ onu yıkarken suya karışan/ ben oldum...

Bir de baktım ki/ ben ben değilim artık/ suretim başka bir suret/ ismim bir başkasının ismi/ gönlüm ne yöne akar/ ben ne yöne/ verdiğin emaneti yitirdim yollarda/ hata ettim / kusur ettim/ affola..."
" Hepimiz çamurun içindeyiz ama bazılarımız yıldızlara bakıyor..." - Oscar Wilde

Sunday, November 8, 2009

XXXIII


Hep sarhoş olmalı. Her şey bunda; tek sorun bu. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zaman'ın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız.

Ama neyle? Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun.

Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üstünde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun, "Saat kaç?" deyin; yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir yanıtı size: "Sarhoş olma saatidir! Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz."

Charles Baudelaire, Paris Sıkıntısı

Tea and biscuits

Anılar en çok, burnumuza sinmiş bilindik kokularda saklanır


Kahve kokusu... Yeni kitap kokusu... Eski kitap kokusu... Defterlerimin kokusu... Sevgilimin teninin kokusu... Kütüphane kokusu... Fırından yeni çıkmış mis gibi tarçınlı kek kokusu... Anne kokusu... Ev kokusu... Deniz kokusu... İlk paptyaların kokusu... Ve bir demet nergis kokusu... Temiz banyo kokusu... Tertemiz nevresimlerdeki yumuşatıcı kokusu... Her şehrin kendine has kokusu...

Saturday, November 7, 2009

Kabul etmek her zaman çok kolay olmasa da... Yalanlardan ve ikiyüzlülükten bunalan bünyeye kötü(!) bile iyi gelir.

Friday, November 6, 2009

Wednesday, November 4, 2009


This is the stage i am in after all those hours and days of non-stop translating! :) I might have forgotten to look at the mirror as well. :P

Göğün cevabı

Sen misin soğuk havayı seven ve arsızca mutlu olan dedi yukarıdan biri. Ve sinsi yağmur suları penceremden sızdı. Yavaş yavaş ilerledi ve çantalarımı, çantalardan birinin içindeki sevgili kitabımı, ders notlarımı ve fotokopileri sırılsıklam etti. Hiçbi şeye değil de, en çok canım kitabıma yandım...

Benimle inatlaşmak istemezsin, küstah yağmur! Pişman olursun, benden söylemesi!

Şimdi anladım...

"Neden?" diye sormayı bırakınca kabulleniyormuş insan en fazla reddettiği gerçekleri bile.

Kış 'geliyorum' demeye fırsat bulamadan geldi bu yıl. 3 günde 3 mevsim atladık:
perşembe: serin sayılabilecek bir ilk bahar günü,
cuma: hafif yağmurlu, kapalı, depresif bir son bahar klasiği,
cumartesi: sağanak yağmur eşliğinde ilikleri donduran karanlık bir kara kış gecesi.

Henüz ne olduğunu anlayamadan kendini sahnede bulmuş acemi bir oyuncu gibi geldi bu yıl Kış. Hoşgeldi. Sefa olmasa da yağmurlar getirdi. Ah, bir de çamurlu yollarda yürümeyi öğrenebilsem de belime kadar çamura batmasam. Yine de güzel üşümek. Üşümeyi özlemişim. Yağmur ve rüzgar, odanın camlarını alaşağı edecek gibi vuruyor pencereye yine. Değişen çok şey yok. Camdaki buhar bile aynı. Ama ben öyle özlüyorum ki, aklıma geldiği anda içim acıyor. Nefesim kesiliyor.
Burası değil. Orası.
Lütfen.

Tuesday, November 3, 2009

KIŞ


Kış geldi!
soğuk yüzüme vurdukça,
burnum kızarıp yanmaya başladıkça,
yüzüm sonunda gülüyor mu ne?
ne botlardan sıçrayıp pantolonuma yapışan çamur tabakası
ne titreyen ellerim
ne de yalnızlık
başka hiçbir şey canımı yakmıyor soğukta.
alış diyorum, az kaldı daha soğuna.
az kaldı kirpiklermin buz tutup yine birbirine yapışıp kalmasına.
şimdi uzakta ama
bana bi tek sıcağına sığınıp ısınacak temel reis kolları lazım
üşüyüp mızmızlık yapsam da
beni güldüren o gözler lazım.
şimdi üşümeler yalnız
soğuk da yalnız
ben de.
ama ciğerlerime işleyen buz gibi havada
bir parçacık umut saklı.
soğuk bi umut.
ve tatlı.

Monday, October 26, 2009

Ve ben mutsuzum bu gece çok

Tuesday, October 20, 2009

Tuesday, October 13, 2009


Her şeyin can sıkıcı bir biçimde aynı olması hissini sevmiyorum. Bu kapıdan girdiğim an sanki hayatta hep yerinde sayıyor gibi. Garip bir his. Beş yıldır bu kapıdan her girdiğimde aynı bilindik oda. Aynı yaşanmışlıklar. Aynı sıkıntılar. Aynı can sıkıntısı. Hepsi aynı. Oysa bu kapıdan apar topar son çıkışımda bambaşka bir insandım. Şimdiyse çok farklı. Değişti bir şeyler biliyorum. somut kanıtları da var bedenimde. Ama peki izleri nerde? Ben bilmesem, emin olmasam nasıl anlarım değiştiğimi? Bi boşluk olur sanıyordum aslında. Ne bileyim işte. Büyük bir olay. Büyük bir fark. Hissedilir. Gözle görülür. Baktığında anlarsın hani şıp diye. Ama abartılmış, yok yere şişirilmiş bir balonmuş bu da. Ben aynıyım. Oda aynı. Her şey aynı. Değişen? Bi tek kafama kazınan anlar ve anılar. Kırmızı. Kıpkırmızı...

Thursday, September 24, 2009

Yoruldum. Öyle yorgunum ki bi şeyleri yürütmek için çabalayan tek kişi olmaktan. Ağlamaya bile gücüm yok. Ne de konuşup anlatmaya.

Wednesday, September 23, 2009

HIMYM Season 5 - Awesome!!!


How I Met Your Mother 5. sezonun ilk bölümünü izledim!

Hayata karışmak zor geliyo bana evde belli bi süreden uzun kalınca. Kapılar kapılar ardında, sürekli didişsen de anne babanın kanatları altında yaşamak yaşı kaç olursa olsun insana tarifi olmayan bir güven ve rahatlık ve huzur veriyor sanırım. Bu küçük memlekette, ne riyakar insanlardan, ne yalan dostlardan, ne belirsiz gelecekten, ne aşk acısından, ne para kaygısından korkmadan yaşamak güzel(di) aslında. Hep biterken farkedilir ya değeri... Ya da giderken tam da böyle...

TV depresyonu


TV beni ciddi depresyona sokuyor. Öyle böyle değil. TV'de izlicek bi bok yok geyiği değil bahsettiğim. Bize gösterilenlerin sahteliği, insanların yapmacık sevimliliği, kokuşmuş maskeleri... Sonbahar 'dokundu' bana. TV ekranına bile nefretle bakıyorum.


Bavulumu yüklenmiş gitmem gereken yere gidiyor gibiyim. Nefesini tut. Gözlerini yum. Son kez. Sabır. The End.

Saturday, September 19, 2009

Baş ağrıları. Karın ağrıları. Kalp ağrıları. Krizler. Sinir krizleri. Kalp krizleri. Ekonomik krizler. Çok yakınım çizgiye. Kokusunu alıyorum. Çok çok yakın... Serin serin vuruyor rüzgarı yüzüme. Onun yaptığı gibi hayal ediyorum. Çok yüksek. Beni neyin beklediğini biliyorum. Bilmediğim şey, buna nasıl tepki vereceğim. Kendi tepkilerimi tahmin edemiyorum. Ne hissedeceğimi canlandırmaya çalışıyorum kafamda. Ama karşılığı yok sorgulamaların hiçbir noktada. Karmakarışık düşünüyorum. Kendimi geçiştiriyorum aslında. Hisetmem gerekenleri, yaşamam gerekenleri, kusmam gerekenleri. Ama bir şey var beni boğuyo nefes alamıyorum bir süredir. Ne olduğunu biliyorum. Neden canımı yaktığını da. Ama konuşmam yasak. Tek laf edemiyorum. Arabesk laflar ediyorum hep. Yukarıdakiler gibi. Küçük iskender ya da cezmi ersöz saçmalıkları değil aslında yazmak istediklerim ama yazmam da yasak. Düşünmem de yasak aslında. Nite düşünüyorum ki ben. Gidip uyumam lazım.

Thursday, September 17, 2009

My moon-bathing dudes!!!

Geçen yıl bu zamanlar...





Geçen yıl bu zamanlar şimdiye dek gördüğüm en güzel şehirlerinden birinde, her gece yağmur sesiyle uyuyup her sabah yağmur sesiyle uyanıyordum... Geçen yıl bu zamanlar ne zaman içim sıkılsa çıkıp nehrin kıyısında yürüyordum... Geçen yıl bu zamanlar hayatımın en güzel günlerini yaşıyor-muşum da haberim yokmuş...

Wednesday, September 16, 2009

Modern zamanlarda aşk mudur?? Dağılın uleyn!

Geçmişin hayaletlerine saygılarımla


Biri gelir. Bi anda hayatınıza girer. Beklemezsiniz. Buyur etmezsiniz. O bi anda gelir ve hayatınızın ortasına oturur arsızca. Siz daha nolduğunu anlayamadan o egemenliğini ilan etmiştir bile. Bir oyuncak gibi oynar sizinle. Şımarık bir çocuktur o. İstediğini alır. Alamayınca gider. Çünkü bu oyuncakçı dükkanında raflar rengarenk başka oyuncaklarla doludur. Hırpalandıkça kokusu geçen çiçekler misali giysilerinizin rengi, teninizin pembeliği solar onun ellerinde. Ama o aldırmaz ve çeker gider bi gün. Uzanıp raftan başka bir oyuncağı alır ve uzaklaşır. Geldiği gibi aniden gider. Arkasından bakakalırsınız. Gittiğini de anlamazsınız bi süre. Üstünüze sinmiş ellerinin kokusunu duyarsınız. Duymaya çalışırsınız. Oysa o, kokusunu bile alıp gitmiştir. Kendiniz başta olmak üzere varolan bütün oyuncaklara düşman olursunuz. Aynaya bakamazsınız yıllarca. Cama vuran yansımanızdan kaçarsınız. Oyuncakçı dükkanındaki rafların en arkasına gizlenirsiniz. Zaten diğer oyuncaklar öyle parlak, öyle zarif, öyle güzeldir ki yokluğunuz farkedilmez bile. Sonra bir gün yaramaz bir çocuk gelir ve sizi saklandığınız delikten çıkarıverir. Üstünüzü başınızı siler. Tozlarınızı temizler. Mutlu olmaya başlasanız da kalp kırıklıklarınız geçmek bilmez. Bir yanınız raflara daima düşman kalır. Ve o raflar arasında dolanıp, bir o bir bu derken hiçbir oyuncağı beğenemeyen bütün çocuklara. Ama basit bir oyuncak olarak hayata karışamazsınız da. Çaresizlik içinde sıradaki darbeyi beklersiniz. Ve bu sinsi korku bi gün şeyi silip atıverir......

Hayat o aptal Amerikan filmlerindeki gibi olsaydı. Bi gece kendimiz olarak uykuya dalsaydık ve ertesi gün istediğimiz kişi olarak uyansaydık. Sonra aslında nası bi hata yaptığımızı farkedip kendimiz olmanın en güzeli olduğuna karar vererek geri dönmek isteseydik bi daha kendimiz olmaktan dolayı hiç pişman olmayarak hem de.

Tuesday, September 15, 2009

Kalbim bi mengeneye sıkışmış gibi... Nefes almaya çalıştıkça acıyor. Batıyor göğsüme. Canım mı yandı bu gece? Eski anılar mı canlandı? Yoksa hiç geçmeyen yaraların kabuğundan sızan kanlar mı eziyor mu benliğimi? Ben değilim bu. Ben değilim. Bu değil. Kendimi bulmam lazım benim. İçimdekileri çözmedikçe, kendimle gerçek bi barış imzalamadıkça her darbede benden bir parça kopacak ve gemilere yüklenip denizlere açılacak varoluşumun tüm küçük çocukları, bir daha hiç gelmemecesine...

Monday, September 14, 2009


Bugün üzerimde bi kırıklık var... Ne başımdaki ağrı, ne şiş bademciklerim, ne de fazlasıyla kırılgan kalbim hayra alamet değil... Kendimi taşıyamıyorum bugün. Vücudum yer çekimine karşı koyamıyor. Kafam yana düşüveriyor. Yorgunum.

Sunday, September 13, 2009

Dün gece yatakta kitap okurken yine aklıma güzel olabileceğini düşündüğüm bi öykü düştü. Kafamda yazdım çizdim. Gözlerim aynı anda kitabı okumaya ve bitirmeye çalışmaya devam ediyordu. Ama Franny ve Zooey'nin bitmek bilmez laf salatasından ve gördüğüm en başarısız çeviriden (benim okur olarak naçizane görüşümdür) azıcık usanmış olmamı fırsat bilen öyküm de zihnimin bir köşesinde kendini kurgusunu oluşturmuş, üstüne üstlük son bulmak üzereydi. Artık yapmam gereken tek şey yataktan kalkıp, yalnızca bir metre kadar yürüyüp, bi kağıt kalem bulmak ve en azından anahatlarıyla bir şeyler çiziktirmekti o kadar. Yataktan kalkmama bile gerek yoktu aslında. Kolumu uzatsam ulaşabilirdim birazcık kassam. Ama bunu yapamayacak kadar tembeldim. Biliyordum. Evet. Yataktan kalktım. Işığı kapadım. Kitabı ve gözlüklerimi masaya koydum. Ve yattım. Ve öykü uçup gitti. Tıpkı diğer onlarca hayali öykü gibi. Tembelim ben. Tembel. Üşengeç. Ben.

Saturday, September 12, 2009



Yağmur yağarken bahçeye çıkıp kafalarımızı kemiren irili ufaklı düşünceleri, verilip tutulmayan sözleri, göz göre göre söylenen yalanları, riyakar insanların çirkin bakışlarını, asla yapılmayacağını bile bile aldığımız kararları; ruhumuzu ağırlaştıran, özgürlüğümüze ket vuran bütün yükleri teneke bi kutuya koyup yakalım. Sonra alevlerin üstünden atlayalım çocukken yaptığımız gibi. İçimizde hala masum kalan bi yerler olduğuna inanarak, dileklerimizi gül ağacının dallarına bağlayalım, hayallerimizi taşlarla çizelim. Kirli ellerimizle başkalarının beyaz sayfalarını kirleterek değil.

Kirletme beni.

Friday, September 11, 2009

Saturday, August 29, 2009

Kafama dank etti

Bugün şunu farkettim; bu hayatta bir 'sevilesi' insanlar var, bir de günün birinde sevilme umuduyla kendini paralayıp bu insanları deliler gibi sevenler...

Absürd


Kendime ulaşamadığımı hissediyorum bu gece. Yok yok, süslü cümleler kurmak değil niyetim. Hatta iyice soğudum fazla (gereksiz) süslü 'sözde' edebi anlatımlardan. Mecazlarla uğraşamayacak kadar karışık kafam. Ayrıca sonsuz üşengecimdir ben yaz aylarında. Kolumu kıpırdatmadan önce bile saatlerce düşünmüşlüğüm vardır hani. Hem ne gerek var gecenin bu saatinde laf salatasıyla kafa ütülemeye be kardeşim?!
Bu geceki derdim başka. Gayet normalim ben. İçmedim, depresyonda değilim, sanrılar da görmüyorum. Sağlıklıyım çok şükür! Hem bugüne kadar kim, ne yalanı mı görmüş benim? Gördüm diyenin alnını karışlarım! Ama bak, karşımdaki beyaz duvara vurmuş, sanki üstüme üstüme gelen garip gölgeler var dediğimde, inanmıyor kimse. Vallahi var! Anlatamıyorum ki... Garip bir gece.

Limitini kat be kat aşan internet bağlantım gibiyim ben de bu aralar; limitleri aştım ve artık (umarım yalnızca bir süreliğine) ne kendime, ne başkasına ne de hayata bağlanamıyorum. Umutlarsa aynen devam. ("Umut fakirin ekmeğidir" atasözünü böyle zamanlar pek severim ve tozlu raflardan çıkarıp bol bol kullanmaya özen gösteririm.)
Hele bi eylül gelsin, yeni bir ay başlasın, limitler sıfırlansın. Belki hayat da..?

Friday, August 28, 2009

Bazen Vol.1

Nefes almak sana da zor geliyor mu bazen? Ya da görmek istemediklerini görmeye katlanmak? Duyularına bile lanet etmek bazen? İnsanların zavallı hayatlarını daha da şuursuzlaştırma çabası seni de yormaz mı? Derinin inceldiği ve dokunulmaktan bile korktuğun oldu mu hiç? Peki ya bazılarının yaşamasının bile haksızlık olduğunu düşünüp sonra kendini suçlu hissettiğin oldu mu?
Ben hem suçluyum hem güçlü...