Thursday, September 24, 2009

Yoruldum. Öyle yorgunum ki bi şeyleri yürütmek için çabalayan tek kişi olmaktan. Ağlamaya bile gücüm yok. Ne de konuşup anlatmaya.

Wednesday, September 23, 2009

HIMYM Season 5 - Awesome!!!


How I Met Your Mother 5. sezonun ilk bölümünü izledim!

Hayata karışmak zor geliyo bana evde belli bi süreden uzun kalınca. Kapılar kapılar ardında, sürekli didişsen de anne babanın kanatları altında yaşamak yaşı kaç olursa olsun insana tarifi olmayan bir güven ve rahatlık ve huzur veriyor sanırım. Bu küçük memlekette, ne riyakar insanlardan, ne yalan dostlardan, ne belirsiz gelecekten, ne aşk acısından, ne para kaygısından korkmadan yaşamak güzel(di) aslında. Hep biterken farkedilir ya değeri... Ya da giderken tam da böyle...

TV depresyonu


TV beni ciddi depresyona sokuyor. Öyle böyle değil. TV'de izlicek bi bok yok geyiği değil bahsettiğim. Bize gösterilenlerin sahteliği, insanların yapmacık sevimliliği, kokuşmuş maskeleri... Sonbahar 'dokundu' bana. TV ekranına bile nefretle bakıyorum.


Bavulumu yüklenmiş gitmem gereken yere gidiyor gibiyim. Nefesini tut. Gözlerini yum. Son kez. Sabır. The End.

Saturday, September 19, 2009

Baş ağrıları. Karın ağrıları. Kalp ağrıları. Krizler. Sinir krizleri. Kalp krizleri. Ekonomik krizler. Çok yakınım çizgiye. Kokusunu alıyorum. Çok çok yakın... Serin serin vuruyor rüzgarı yüzüme. Onun yaptığı gibi hayal ediyorum. Çok yüksek. Beni neyin beklediğini biliyorum. Bilmediğim şey, buna nasıl tepki vereceğim. Kendi tepkilerimi tahmin edemiyorum. Ne hissedeceğimi canlandırmaya çalışıyorum kafamda. Ama karşılığı yok sorgulamaların hiçbir noktada. Karmakarışık düşünüyorum. Kendimi geçiştiriyorum aslında. Hisetmem gerekenleri, yaşamam gerekenleri, kusmam gerekenleri. Ama bir şey var beni boğuyo nefes alamıyorum bir süredir. Ne olduğunu biliyorum. Neden canımı yaktığını da. Ama konuşmam yasak. Tek laf edemiyorum. Arabesk laflar ediyorum hep. Yukarıdakiler gibi. Küçük iskender ya da cezmi ersöz saçmalıkları değil aslında yazmak istediklerim ama yazmam da yasak. Düşünmem de yasak aslında. Nite düşünüyorum ki ben. Gidip uyumam lazım.

Thursday, September 17, 2009

My moon-bathing dudes!!!

Geçen yıl bu zamanlar...





Geçen yıl bu zamanlar şimdiye dek gördüğüm en güzel şehirlerinden birinde, her gece yağmur sesiyle uyuyup her sabah yağmur sesiyle uyanıyordum... Geçen yıl bu zamanlar ne zaman içim sıkılsa çıkıp nehrin kıyısında yürüyordum... Geçen yıl bu zamanlar hayatımın en güzel günlerini yaşıyor-muşum da haberim yokmuş...

Wednesday, September 16, 2009

Modern zamanlarda aşk mudur?? Dağılın uleyn!

Geçmişin hayaletlerine saygılarımla


Biri gelir. Bi anda hayatınıza girer. Beklemezsiniz. Buyur etmezsiniz. O bi anda gelir ve hayatınızın ortasına oturur arsızca. Siz daha nolduğunu anlayamadan o egemenliğini ilan etmiştir bile. Bir oyuncak gibi oynar sizinle. Şımarık bir çocuktur o. İstediğini alır. Alamayınca gider. Çünkü bu oyuncakçı dükkanında raflar rengarenk başka oyuncaklarla doludur. Hırpalandıkça kokusu geçen çiçekler misali giysilerinizin rengi, teninizin pembeliği solar onun ellerinde. Ama o aldırmaz ve çeker gider bi gün. Uzanıp raftan başka bir oyuncağı alır ve uzaklaşır. Geldiği gibi aniden gider. Arkasından bakakalırsınız. Gittiğini de anlamazsınız bi süre. Üstünüze sinmiş ellerinin kokusunu duyarsınız. Duymaya çalışırsınız. Oysa o, kokusunu bile alıp gitmiştir. Kendiniz başta olmak üzere varolan bütün oyuncaklara düşman olursunuz. Aynaya bakamazsınız yıllarca. Cama vuran yansımanızdan kaçarsınız. Oyuncakçı dükkanındaki rafların en arkasına gizlenirsiniz. Zaten diğer oyuncaklar öyle parlak, öyle zarif, öyle güzeldir ki yokluğunuz farkedilmez bile. Sonra bir gün yaramaz bir çocuk gelir ve sizi saklandığınız delikten çıkarıverir. Üstünüzü başınızı siler. Tozlarınızı temizler. Mutlu olmaya başlasanız da kalp kırıklıklarınız geçmek bilmez. Bir yanınız raflara daima düşman kalır. Ve o raflar arasında dolanıp, bir o bir bu derken hiçbir oyuncağı beğenemeyen bütün çocuklara. Ama basit bir oyuncak olarak hayata karışamazsınız da. Çaresizlik içinde sıradaki darbeyi beklersiniz. Ve bu sinsi korku bi gün şeyi silip atıverir......

Hayat o aptal Amerikan filmlerindeki gibi olsaydı. Bi gece kendimiz olarak uykuya dalsaydık ve ertesi gün istediğimiz kişi olarak uyansaydık. Sonra aslında nası bi hata yaptığımızı farkedip kendimiz olmanın en güzeli olduğuna karar vererek geri dönmek isteseydik bi daha kendimiz olmaktan dolayı hiç pişman olmayarak hem de.

Tuesday, September 15, 2009

Kalbim bi mengeneye sıkışmış gibi... Nefes almaya çalıştıkça acıyor. Batıyor göğsüme. Canım mı yandı bu gece? Eski anılar mı canlandı? Yoksa hiç geçmeyen yaraların kabuğundan sızan kanlar mı eziyor mu benliğimi? Ben değilim bu. Ben değilim. Bu değil. Kendimi bulmam lazım benim. İçimdekileri çözmedikçe, kendimle gerçek bi barış imzalamadıkça her darbede benden bir parça kopacak ve gemilere yüklenip denizlere açılacak varoluşumun tüm küçük çocukları, bir daha hiç gelmemecesine...

Monday, September 14, 2009


Bugün üzerimde bi kırıklık var... Ne başımdaki ağrı, ne şiş bademciklerim, ne de fazlasıyla kırılgan kalbim hayra alamet değil... Kendimi taşıyamıyorum bugün. Vücudum yer çekimine karşı koyamıyor. Kafam yana düşüveriyor. Yorgunum.

Sunday, September 13, 2009

Dün gece yatakta kitap okurken yine aklıma güzel olabileceğini düşündüğüm bi öykü düştü. Kafamda yazdım çizdim. Gözlerim aynı anda kitabı okumaya ve bitirmeye çalışmaya devam ediyordu. Ama Franny ve Zooey'nin bitmek bilmez laf salatasından ve gördüğüm en başarısız çeviriden (benim okur olarak naçizane görüşümdür) azıcık usanmış olmamı fırsat bilen öyküm de zihnimin bir köşesinde kendini kurgusunu oluşturmuş, üstüne üstlük son bulmak üzereydi. Artık yapmam gereken tek şey yataktan kalkıp, yalnızca bir metre kadar yürüyüp, bi kağıt kalem bulmak ve en azından anahatlarıyla bir şeyler çiziktirmekti o kadar. Yataktan kalkmama bile gerek yoktu aslında. Kolumu uzatsam ulaşabilirdim birazcık kassam. Ama bunu yapamayacak kadar tembeldim. Biliyordum. Evet. Yataktan kalktım. Işığı kapadım. Kitabı ve gözlüklerimi masaya koydum. Ve yattım. Ve öykü uçup gitti. Tıpkı diğer onlarca hayali öykü gibi. Tembelim ben. Tembel. Üşengeç. Ben.

Saturday, September 12, 2009



Yağmur yağarken bahçeye çıkıp kafalarımızı kemiren irili ufaklı düşünceleri, verilip tutulmayan sözleri, göz göre göre söylenen yalanları, riyakar insanların çirkin bakışlarını, asla yapılmayacağını bile bile aldığımız kararları; ruhumuzu ağırlaştıran, özgürlüğümüze ket vuran bütün yükleri teneke bi kutuya koyup yakalım. Sonra alevlerin üstünden atlayalım çocukken yaptığımız gibi. İçimizde hala masum kalan bi yerler olduğuna inanarak, dileklerimizi gül ağacının dallarına bağlayalım, hayallerimizi taşlarla çizelim. Kirli ellerimizle başkalarının beyaz sayfalarını kirleterek değil.

Kirletme beni.

Friday, September 11, 2009