Friday, December 31, 2010



Yeni yılın ilk kitabını bugün kendime yılbaşı hediyesi olarak verdim:

Sabahattin Ali'den Kürk Mantolu Madonna

Şimdiye kadar nasıl okumamış olduğuma hayret ediyorum aslında...


"İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar."

Yılbaşı gecesini dışarda içip eğlenerek geçirmek çok bir şey ifade etmiyor benim için. Çocukluğumda alıştığım kalabalık aile yemekleri ve sonrasındaki müthiş abur cubur tüketimini, hep beraber dans edip coşmalarımızı ve tombala eğlencelerini özlediğimden olsa gerek, yeni yıla yemek+sınırsız yerli içki için 100-150 lira verip sırf sınırsız diye küfelik olmak çok da cazip gelmiyor gözüme. Hele de bu yılbaşı tamamen yalnız olduğum için güzel bir yemek yapıp, meyveli şarabımı yudumlayıp, Paria'nın da güzel önerileriyle yeni yıla temalı filmler izleyerek gireceğim yeni yıla. Zaten bugünün yılbaşı olduğunu bana hatırlatan bir boy aynamın etrafına astığım yıldızlı ışıklarım, bir de öğrencilerimin sınıfa getirdikleri pastanın üstündeki kardan adam süslemesi oldu. Bugün işten çıkıp eve gitmeden önce Alsancak'a inip vapurla Karşıyaka'ya geçmek, sonra daha yeni yatan maaşı yemeye D&R'da başlamak, eve giderken de bir demet çiçek alıp günümü renklendirmek yetecek bana.


Nedense içimde tuhaf bi huzur var bugün :))

2010 yılına çok anlam yüklemiştim, bütün beklentilerim hep 2010'a dairdi. Mezuniyet, Ankara'dan kurtulma ümitlerim, iş bulma, İzmir'e yerleşme... Bu dileklerin hepsi 2010 içindi. Bundan sonrası için, 2011'e dair bir beklentim yok sanki. Büyük bir plan ya da hedef yok en azından. Sanırım böylesi çok daha iyi; şu an için tek dileğim önce huzurlu, sonra mutlu olmak. Ve her şeyden önemlisi kendimle her anlamda barışmak. Ben bunu başardığım takdirde geri kalan hiçbir şeyin çok fazla önemi olmayacak zaten.

Bu blogu okuyan, takip eden tüm "dost"ların yeni yılını kutluyorum. Ve sizler için de önce huzur, sonra bolca mutluluk diliyorum :)

Monday, December 27, 2010

Bir şey olur; beklenmedik bir anda, hiç ummadığınız bi zamanda. Ve yakıp yıkar her şeyi. En ufak bir esinti bile yeter bazen binbir emekle diktiğiniz iskambilden kalenizi. Peki bu durumda "bi daha uğraşamam" deyip vazgeçmek mi lazım, yoksa o kadar emek vermişken bir kez daha denemek mi? Ben kararsız kaldım. Elim kolum gözüm bağlandı, dilim tutuldu. Ne uyuyabiliyorum, ne yemek yiyebiliyorum. Aynaya baktığımda gördüğüm tek şey ağlamaktan ufacık kalmış gözlerim. Nefes alırken bir sancı giriyor göğsüme, düşündükçe midem bulanıyor. Sonra bir titreme hissediyorum... En son bir dolmuşun en arka koltuğunda oturuyordum ben; ama gözümü bir hastane odasında açıyorum, kolumda bir şişe serumla.

Değer mi peki?

Bence değmez...

Wednesday, December 22, 2010

İyiymişim gibi yapmıycam, iyi değilim çünkü. Ruh halim yine dalgalı kurda, oradan oraya, aşağıdan yukarıya seyrediyor. Ben kaçtıkça peşimi bırakmıyor, nereye gitsem kovalıyor o keskin iç sıkıntısı. Tam kaçtım kurtuldum derken, saklandığım kuytuda köşeye sıkıştırıveriyor.
Göğsümün üstünde hep bi ağırlık, rahat nefes alıp veremiyorum. Gözlerim doluyor, ama ağlayamıyorum. Ara vermek istiyorum her şeye. Gidip bambaşka bi hayat yaşamak istiyorum, bi süreliğine de olsa. 1 saatliğine de olsa başka bir bedeni giyinmek, başka bir ruha bürünmek istiyorum. Ben, ben olmak istemiyorum bu gece...

Tuesday, December 21, 2010

Monday, December 20, 2010


Yeni yıla günler kala her yıl alınan ama bir türlü gerçekleştirilmeyen 'yeni yıl kararları' almak yerine, plansız programsız yepyeni adımlar atmaya başladığımı keşfediyorum şimdi.
Buraya ben istediğim için geldim; etki eden sebepler olsa da asıl sebep BENİM istememdi, öyleyse günlerimi iyi geçirmeliyim sanırım.
Özlemek ayrı; özlemek çook başka. O hep var, hep olacak; yanyanayken de vardı. Özlemek benim koparıp atamadığım bi parçam ne de olsa. Ama şimdi derin bir nefes alıp yürümeye devam etmek lazım. 'Bizim için...'


İkinci kitabın çevirisi bitti, dün gece itibariyle yayınevine göndermiş bulunmaktayım. Umarım en kısa zamanda basılır ve piyasaya çıkar da bana neden yaşadığımı ve amaçlarımın ne olduğunu bir kez daha hatırlatır.
Kitabın bitmesi iyi de, daha teslim edeli 24 saat bile olmamışken boşluğu düştüm gibi hissediyorum... Daha düne kadar dersten çıktıktan sonra ofise geldiğimde yapılacak/yapmam gereken bir şeyler vardı. Ama bugün çok boş hissettim kendimi. Gazetelere bir göz attım ama gazeteler, özellikle de internet versiyonları berbat... Abuk sabuk galerilerden ve bulvar gazetesi tadındaki haberlerden geçilmiyor... Üçüncü kitap gelse de.....

Master konusunda kafam karıştı birazcık... Edebiyatta master yapmak için eylüle kadar beklesem mi, yoksa bir an önce İletişim'de başlasam mı acaba? akademik planlarım için hangisi daha yararlı olur bilemiyorum.

Neyse, bir şeyler karalayayım derken iyice günlüğe çevirdim burayı :)

Bu arada askerdeki sevgilim için günlük tutuyorum, döndüğünde o yokken olup bitenleri kaçırmış gibi hissetmesin kendini diye :)

Ve bi şarkı (aşık olduğum kadından)

Sunday, December 12, 2010

Havaalanında uçağına doğru giderken güvenlik kontrolünden geçtikten sonra arkanı dönüp el salladığında bütün o kalabalığın içinde o son bakışın bana ait olduğunu hissetmek, bunu bilmek ayakta tutmalı beni... Ama ayrılıklar ağır geliyor artık bana.

155


Ne zaman büyüdük biz, ne zaman arttı sorumluluklar, ne zaman geldi yapılması gerekenlerin vakti?

Bir langırt masasında başlayıp, tabu oynarken filizlenmişti içimizdeki sıcacık duygular, sonra iki şehir arasında İstanbul-Ankara arası ışıkları hiç sönmeyen tren kompartımanlarına, rengi solmuş ucuz biletlere sığdırmaya çalıştık. Sonra büyüdü mesafeler, ama Belçika-İsveç arası da mekik dokuduk. Yine yakınlaştı dünyalarımız. Ülke ülke gezdik beraber. 4 yılın sonunda, en sonunda, aynı şehirde yaşamayı başardık derken, şimdi de 'vatani görev' engeli araya. Yıllarca birbirini hem onaran, hem de biraz daha acıtan o iki hassas kalp, yollarda, telefonlarda, mesafelerde, uzaklarda büyüdü ve şimdi biri elinde hiç tanımadığı bir şehirde kim bilir nasıl insanlara kalabalık koğuşlarda yaşamaya başlarken, diğeri öteki uğruna geldiği şehirde yapayalnız ötekinin geride bıraktığı tişörtünü koklayıp gözyaşı döküyor...

Bu 6 ay da geçiverecek biliyorum.

Ama yine de çok zor-muş...

Daha ayrılalı 12 saat bile olmadı, ama şimdiden çok özledim...

Thursday, December 2, 2010

Little Earthquakes

Hani bir şarkı dinlersin de seni alır yıllar öncesine götür ya, Tori Amos'un Little Earthquakes albümünü ne zaman dinlesem beni alır, uzak bir ülkenin küçük ama dünyanın en yaşanılası şehrindeki güzelim nehrin kenarında yaptığım uzun yürüyüşlere götürür.
O hafifliği, o özgürlüğü öyle özlüyorum ki. Bazen değil, hep özlüyorum. "Yabancı" olmanın o tatlı-ekşi tadı damağımda hala. O zamanlardan beri hiçbir şey yeterli gelmez oldu bana. O zamanlardan beri yeterince mutlu olamıyorum sanki. Sadece dışarı çıkıp dillerini bile bilmediğim bütün o insanların arasında dolaşmak bile erişilemeyecek bir mutluluk gibi şimdi... Yine orada olup sonbahar yapraklarının arasında bir bankta oturup o anı yaşadığım, o kadar mutlu olduğum için ağlamak istiyorum.

Ağır gelir bazen yükler.. Ki benim içimdeki göçebe hep gitmek ister..


Thursday, November 18, 2010


Arayıp sormayan, merak bile etmeyen, bencillikte rekor kıran bir sevgili; asla yaranılamayan bir aile; yoluna sokulmaya çalışılan ev/iş hayatı; sansürlemek zorunda olduğum başka kimi gereksiz sorumluluklar; ve bunların hiçbirini iple(ye)meyen, artık depresyona girmekte, mala bağlamakta bile zorlanan bir kişilik: ben.
Artık kimselere şaşıramazken, bir tek kendime şaşırıyor olmam da ironik.
Acı çekmeme kısmı güzel, ama iyi-kötü pek bir şey hissedemiyor olmak çok da içaçıcı değilmiş.

Sunday, October 31, 2010




Biraz değişiklik. Biraz sadelik. Biraz nefes almak. Bir mola istemek. Ve beklemek.


Wednesday, October 27, 2010

Yine koptum bir süre. Uzun zamandır tek bir satır bile yazamadım. İş çok fazla vaktimi alıyor, sabah uyanıp ofise geliyorum ve dersler 6 buçuk gibi bitse de 7'den önce pek çıkamıyorum okuldan. Sonra eve git, yiyecek bir şeyler hazırla, ye ve yorgunluktan gebersen de otur çevirini yap. Son 1-2 aydır hayat böyle geçiyor benim için. Şikayetçi miyim? Hayır. Sadece biraz fazla yoruluyorum. İzmir'in değişken havasına da alışamadım daha. Ankara'nın kuru soğuğuna alıştıktan sonra neredeyse Kasım ayı gelmesine rağmen havanın sıcak olduğu İzmir'in bu tuhaf havasına ayak uyduramadı vücudum. 5 yıllık Ankara maceramda onca soğuğa, kara, yağmura rağmen toplasan ancak bir iki kere hasta olmuşumdur. Ama İzmir'e taşınalı daha 2 ay olmasına rağmen hemen hasta oluverdim. Ve şimdi hasta hasta işe gidip geliyorum günlerdir. Çıkmayan sesimle ders anlatmaya, sesimi duyurmaya ve bunları yaparken ayakta durmaya çalışıyorum...
Şu son birkaç haftadır yaptığım tek etkinlikse bir iki kez arkadaşımla dışarı çıkmak ve haftasonları sevgiliyle film izlemek.

Benden şimdilik bu kadar...

Friday, October 15, 2010

Wednesday, October 13, 2010

Sunday, October 3, 2010

“Hayatta en büyük lüks yarına dair cümleler kurmaktır. O cümleler yarına ulaştığında ise tek gerçeğin dündür.”

Eşittirlerin her birinin sonucunun sıfıra dayandığı anlar da var. İstediğin kadar topla çıkart sonuçta sıfırdan başka bir şey kalmıyor elinde. Bir dolmuşun pis camına vuran yansımanda görüyorsun koskoca dünyada her ne olursan ol aslında yapayalnız olduğunu. Mutsuzluk değil bu his. Sadece boşluk. Gençlik yıllarının başlangıç sancılarıyla boğuşurken mutsuzluk sanırdın her kötü hissi. Oysa biraz büyüyünce anladın; mutsuzluk bile bir şey hissedebilmekmiş. İçinde bulunduğu halin çoğu yalnızca boşlukmuş. Ve o boşlukta senden başka kimsecikler yokmuş.
23. yaşgünümün hayali mumlarını üflememe saatlar kala derin boşluğumdan seslenmeye çalışıyorum kendime.
Unutma; iş, okul, para, aşk, ilişki, kariyer, aile... Hepsinin tükendiği o en bahtsız anda, çırılçıplak ve korkmuş bir SEN çıkacak karşına. Boşlukta kendinle debeleneceksin sadece. Diğer her şey nafile....

Friday, September 24, 2010

Yeni evime taşınalı daha bir hafta dolmadan eve hırsız girdi. İşten eve döndüğümde karşımdaki manzara inanılmazdı. Tüm eşyalarım kurcalanmış, iç çamaşırlarım yerlerde, buzluğun kapağı açılıp o halde bırakılmış, içindeki dondurulmuş gıdaların suları akmış...

Hiçbir şey yapmayan polisler... Başkasının evine izinsiz girip bir şeyler çalabilecek kadar adi ve zavallı birinin evimde dolaştığı, o pis elleriyle tüm eşyalarıma dokunduğu düşüncesi... Yine gelir mi korkusu...

Neyse ki çok bir kayıp yok.

Giden yalnızca iPod'um ve parfümüm.

Hadi iPod'u anladım da, doldurulmuş uyduruk bir parfüm olduğu anlaşılan o şişeyi neden alırsın ki be adam?

Şimdi yeniden taşınma işleri... Ev değiştiriyoruz...

Saturday, September 18, 2010

Olan biten.

Çok şey oldu yine. Şimdi o çok istediğim şehirdeyim. İstediğim işe girdim. İstediğim gibi diyemesem de artık bir evim de var. Her şey olması gereken düzene giriyor yavaş yavaş...
Çok şey oldu yine. Ölüm oldu, cenaze oldu, gözyaşı oldu. Sonra unuttuk hep. Geçti tüm acılar bir anda. Geçmese de ilk andaki gibi yakmaz oldu içimizi. Hayatımıza geri döndük mecburen/iyi ki...
Çok şey oldu yine. Çok şey öğrendim. Ölüm şimdiki zamanın di'li geçmiş zamana dönüşüverdiği ince bir çizgi; geri dönüşü imkansız bir eşikmiş. Ve o eşikten sonra her zaman ekinin sonunda -di gelirmiş.
Çok şey oldu yine. İnsanları tanıyamamışım ben hiç. Herkesi hala kendim gibi, bizim gibi sanıyormuşum meğer. Ama çeşit çeşit insan var. Ve bazılarını tanıdıkça insanlardan umudumu kesiyorum bir kez daha...
" ...It’s not easy being in a relationship.. Much less to truly know the other one and accept them as they are with all their flaws and baggage. Jack confessed to me his fear of being rejected if I truly knew him; if he showed himself totally bare to me. Jack realized after two years of being with me that he didn’ t know me at all.. Nor did I know him. And to truly love each other, we needed to know the truth about each other, even if it’s not so easy to take. So I told him the truth, which was I had never cheated on him and I also told him that I had just seen Mathieu that afternoon. He did not get mad at me because nothing had happened, of course. I confessed to Jack that the thoughest thing for me was to decide to be with someone for good. The idea that this is it.. I’ m going to spend the rest of my life with, to decide that I will make the effort to stay and work things out and not run off the minute there is a problem, is very difficult for me. I told him I could not be for just one man for the rest of my life. It was a lie, but I said it anyway.. He asked me if I thought I was a squirrel collecting men like nuts to put away for a cold winters. I thought it was quite funny. Then he said something that hurt my feelings. The tone changed drastically. Then I misunderstood what he was saying. I thought he meant he didn’ t love me anymore and that he wanted to break up. It allways fascinates me how people go from loving you madly to nothing at all. Nothing... It hurts so much. When I feel someone is going to leave me, I have a tendency to break up first before I get to hear the whole thing. Here it is.. One more one less. Another wasted love story. I really loved this one. When I think that it’ s over, that I’ ll never see him again like this – Well, yes, I’ll bump into him. We’ll meet our new boyfriend and girlfriend, act as we’ d never been together. Then we’ll slowly think of each other less and less, until we’ll forget each other complitely. Almost. Always the same thing for me: break up, break down. Drink up, fool around. meet one guy, then another. Fuck around to forget the one and only. Then after a few months of total emptiness, start to look again for true love. Desperately look everywhere and after two years of loneliness meet a new love and swear it is the one – until that one is gone as well. There’s a moment in life, where you can’ t recover anymore from another breakup. And even if this person bugs you 60% of the time – well, you still can’ t live without him. And even if he wakes you up every day bu sneezing right in your face, well, you love his sneezes more than anyone else’s kisses."

Tuesday, August 31, 2010



Dileğim kabul oldu!

'O' gün


Hayat yoğun. Kararlar, sınavlar, görüşmeler, yollar bitti (şimdilik). Sırada sonuçlar var...

Bugün kalbim pır pır atıyor; çünkü akşam saatlerinde alacağım bir haberle bir kapı kapanacak, başka bir kapı açılacak belki de...

Heyecanlı ve endişeli ve tedirginim.

Bekliyorum.


Ayrıca....
Durup dururken bilgisayarım bozuldu. 1 iş gününde geliyoruz diyen servis 15 gündür gelmedi. Sinirler gergin. Beklemedeyim. Bütün çevirilerim, işlerim aksadı. Onun bunun bilgisayarında işlerimi halletmeye çalışıyorum. Ve günlerdir beni bekleten DELL servisine sevgilerimi(!) bir de buradan iletmek istiyorum!

Saçımı korkunç bir renge boyayan ve sonra aynı hafta içerisinde 3. kez boyanmasına sebep olan kuaföre de selam olsun!

Haberler şimdilik böyle...


Friday, August 13, 2010

Bu son!

Sabır......

O yollardan hangisini seçmem gerektiğini bana her seferinde bir kez daha gösterdiğin için binlerce teşekkür!!!

Evet, şimdi git yine başkalarıyla ilgilen.


Çekilebilirsin!

Thursday, August 12, 2010


Hayat bazılarına karmakarışık bir yol haritası çizer. Bu insanlar bu haritayı yoluna koymaya çalışırlar bir ömür boyu. Sorunlarla, sorularla, açmazlarla uğraşır; hangi yöne gitmeleri gerektiğine karar vermekte zorlanır; yanlış seçimlerle olmadık yerlere sürüklenirler. Oradan oraya savrulmakla geçer hayatları. Ancak sonuna geldiklerinde rahat bir nefes alabilirler. Hem çok zor ve yorucudur, hem de heyecanlı ve macera doludur bu yolculuk. Ama daima biraz risklidir de...

Ama hayat diğerlerinin önüne dümdüz bir çizgi çizer. Benim gibilerine. "Sen bu yoldan ilerleyeceksin ve hiçbir yere sapmayacaksın" der; "o zaman sana kötü bi sürpriz yapmam". Ama bu düz yol yetmez, memnun etmez. Yoktan var edip, virajlar kavşaklar inşa edip, şekillendirmeye çalışırız. Kimileri 'doyumsuz' der benim gibilere, kimileri 'zoru sever', kimileriyse 'kadir kıymet bilmez'. Çünkü sakin ve huzurlu yaşamı sırf "rahat battığı" için karmaşık hale getirmek bizim işimizdir.


Boş ve sıkıcı hayatımdan sıkıldığımda, hiçbir şey yapamazsam ötesinde berisinde çentikler, gedikler açmaya çalışıyorum. Yan yollara sapsam nolur ki, diyorum. Ama sonra bir duvara toslama ihtimali karşısında korkup kaçıyorum kendi güvenli, sakin yoluma. Hani ancak kaybetmek üzereyken anlarız ya elimizdekilerin değerini...



Şimdi yol ayrımları var; bakalım bu seçimde nereye doğru gideceğim ben...


Peki ya beş yıl başka şehirde, altı aysa başka ülkede yaşadıktan sonra ailenin yanında yüksek lisans yapmak?

Wednesday, August 11, 2010


Ergenlik yıllarımın aşklarından biri; 'loser' Seth Cohen.

Laf aramızda, The O.C. de güzel diziydi hani.

Oyunlar


İlişkilerde taktik yapmak hiç bana göre değil. Bugüne dek bi kez bile yapamadım, yapmam da. En klasik taktik olan 'kaçan kovalanır' mantığı ne kadar doğru olsa da, bi işin içine böyle ufak oyunlar, küçük hesaplar girince benim midem bulanır o işten.. Bu yüzden de neysem o oldum her zaman. Ve çok şey de kaybettim bu sebeple..
Deliler gibi aşık oldum sandım, çılgınlar gibi sevdim, keçi gibi inat ettim, boğa gibi kızgındım kimi zaman. Hepsini yaşadım, hepsini yaşattım, hepsini gösterdim doğrudan. Sevgimi nasıl yoğun yaşadıysam nefretimi de öfkemi de aynı yoğunlukta yaşadım. Kızdığım, üzüldüğüm, günlerce ağladığım, isyan ettiğim, yapılması gerekeni bildiğim halde bir türlü yapamadığım çok zaman oldu. Ama çok sevdiğim için, bu sevgi tükenemediği için, 'doğru olan'ı yapsam da mutsuz olacağım için, o adımı asla atamadım. Mutsuz olsam da sevdim, gittim sarıldım, yanında uyudum, yanağını okşadım...

Bu içtenlik bana ne mi kazandırdı?
Hiçbir şey.
Ben de küçük oyunlar oynasaydım, biraz taktik uygulasaydım el üstünde tutulur muydum?
Evet.

Ama ben ben olamayacaksam bütün bunlara ne gerek var? Ne kadar gerçek olur o durumda aşklar? Yanılıyor muyum?

Kafam karışık... Hem de çok...


Küçük bir gölde, fark edilen ve fark yaratan bir taş olmak mı, yoksa büyük bir ummanda sıradan bir kum tanesi olarak kaybolmak mı?

Ne olayım ben?


Bu kadar basit!

Monday, August 9, 2010

Bana da yaz gelsin istemiştim

Sevgili günlük


Günler birbirinin aynısı bu ara.
Uyan, çeviri yap, yemek ye, çeviri yap, kahve iç, çeviri yap, uyu.
Hava da öyle sıcak ki zaten dışarı adım atasım yok; eve çapayı attım, kafamı çıkarmıyorum neredeyse. Ama gerçekten çok sıkıcı bu durum... Deniz, kum, güneş üçlüsüne hasret kaldım ya... Bir yandan da iş bulma çabaları devam ediyor tabi. Ankara ya da İstanbul istesem şimdiye çoktaaan çalışmaya başlamıştım sanırım; bu sabah yine Ankara'dan bi şirketten aradılar. Ama ben İzmir olsun istiyorum işte n'apıyım...
Elimdeki işi bitirince önce Balıkesir'e oradan da İzmir'e gideceğim galiba. Tabii yine son anda bir aksilik çıkmazsa. Birazcık "dost" takviyesi yapıp güç kazanmanın vakti geldi de geçiyor bile :)

Friday, August 6, 2010

Wednesday, August 4, 2010


Huzur bulmak için ihtiyacım olan şey vazgeçmekmiş. Bir de meşgul olmak, işe boğulmak.

Güzel... Ben bunu sevdim :)



Şerefine!

Hava çok sıcak... Çoook çooook çoooook sıcak... Herkesin ağzından düşmeyen yegane cümle bu galiba son zamanlar da; tabii haklı olarak.

Sıcak ve boş, bomboş geçiyor günler. Her ne kadar deliler gibi dinlenmeye, tatil yapmaya ihtiyacım olsa da, bu boşluk ve amaçsızlık rahatsız ediyor beni. Bir an önce iş bulmak istiyorum.

Yeni kitabın çevirisine başlarım sanırım yakında; hele bir belli olsun da...

Tabii bu arada başka çeviriler de yapıyorum, para kazanmam lazım biraz. Haftaya cumaya kadar epey yoğun olacağım bu çeviriyle.

Düşünmeye, hissetmeye bile vakit ayırmak istemediğim bir dönem bu.


Hep diyorum ya, yazları sevmem; her yaz kabuk değiştiririm ben...

Monday, August 2, 2010

Remember Me

Dün gece "Remember Me" adlı filmi izledim.


Film pek de şaheser sayılmaz. Hatta "Alacakaranlık" serisinde yer almasıyla filmleri izlememiş olsam da olumsuz ön yargılara sahip olduğum Robert Pattinson'ın kimi zaman abartılı "duygusal ergen" tripleri filmi biraz itici kılabiliyor. Ama filmde Tyler'ın küçük ve sorunlu kız kardeşini oynayan 12 yaşındaki Ruby Jerins'in oyunculuğuna hayran kaldığımı söyleyebilirim. Bu küçük kız bana Altıncı His filmindeki Haley Joel Osment'i anımsattı. Film yaklaşık 2 saat sürüyor, bu 2 saat boyunca genel anlamda aynı şeyler etrafında dönüyor konu, 'e, anladık da nolcak şimdi' diyorsunuz içinizden. Ama en sonunda, tam da 'nasıl bi film bu ya' derken ilgi çekici bir sona bağlanıyor diyebilirim.


Dediğim gibi, mükemmel bir film diyemem ama izlemekten de zarar gelmez :)

Sunday, August 1, 2010

Anımsamak güzeldir

Amsterdam

Amsterdam

Venedik

Bratislava

Viyana

Viyana

Viyana

Prag

Prag

Prag

Prag

Prag
Berlin

Dresden

Dresden

Amsterdam

Benim bi evim yokmuş meğersem...

"Ben evimi özledim ama evim neresi bilmiyorum."

Saturday, July 31, 2010

Dönemeç



Ailenin en büyük çocuğu olmak zordur. Hep güçlü olman gerekir. Sağlam durman. Kendini kapıp koyveremezsin. Şımarıklık edemezsin. Olgun olman beklenir. Anlayışlı olman. Gerektiğinde, başta kardeşin olmak üzere, kimi zaman tüm aileyi toparlaman, kol kanat germen...

Evin çalışkan, akıllı kızı. Sınıfının en başarılı öğrencisi. Okul birincisi. Tuttuğunu koparan, hep en iyisini yapan; ama en iyiye asla sahip olamayan.

Ben bi kez kendimi bırakmak istedim. Tüm sorumluluklardan sıyrılmak ve başka birine dayanmak; arkama bakma gereği duymadan, endişelenmeden, önünü ardını düşünmeden.
'Zayıfım ama güçsüz değilim' demişti, inanmıştım. Kontrol etmekten yorulan bedenim ve zihnim bi kez olsun dinlenmek ve kontrolü bırakmak istedi, bıraktım o götürsün, o yönlendirsin. ben sadece takip edeyim. Çünkü benim için en iyisini bilirdi, bunu isterdi o.

Şimdi?

Şimdi kapkaranlık bir odada, önümü bile göremeden yönümü bulmaya çalışıyorum. Bütün o eski sorumluluklar yepyeni yükleriyle omuzlarımda. İpler artık canımı yakıyor, etimi kesiyor ama görmezden geliyorum. Tek sorun bu karanlık... Şimdilik hiç ışık yokk. Bekliyorum.

Umudumu yitirmiş değilim. Umudumu da yitirirsem devam edemem. ve benim devam etmeme gibi bir lüksüm yok. Güvenmek gibi de...


[Kim demişse ne güzel demiş:

"Asıl eksiklik, eksik olduğumuzu düşünmekti.
Asıl eksiklik, çareyi başkasında aramaktı.
Hayatın matematiği farklı; iki yarımı toplayınca bir etmiyor.
İnsan tek başına mutsuzsa başka biriyle de mutlu olamıyor..."
]

Friday, July 30, 2010

Cumaya gittim. Gelir miyim bilmem.

Bugün canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Halsizim. Hastayım. Sadece uyumak istiyorum.

İnime çekilip kış uykusuna yatıcam.

Yokum.

Thursday, July 29, 2010


Kendi nefesinden derin bir nefes üfler önce. Ayakları yerden kesilir diğerinin. Hafifler. Uçuverir göklere. Süzülür neşeyle. Sonra o nefes yavaş yavaş tükenir. Farkedilmez bir süre. Farkedilse de inkar edilir, görmezden gelinir. Hem nefesi veren, hem içine çeken tarafından. Nefes veren umarsızca diğerinin çırpına çırpına boğuluşunu izler kendi denizinde. Havadaki biçare ise sürüklenir, sürüklenir, ve en sonunda, çıtını çıkarmadan, havası kaçmış, sönük bir balon gibi iniverir bilinmedik bir yere.

Üzülmek gereksizdir bu duruma.

Her masal bitmeye, her balon sönmeye mahkumdur. Er ya da geç.

Ve her duruma, her koşula alışılır nasılsa...

"Anladım ki kral tesadüfler"


Bir anda bir e-mail, bir mesaj ya da bir yorum geliyor.

Tanıdığım veya tanımadığım biri, 'tesadüfen' bu blogu keşfediyor ve yazdıklarımı okuyor. Ve bir yerlere dokunuyor bu kelimeler.

İşin tesadüf kısmı en güzeli... Amaçsızca, umarsızca yazmak ve sonra tesadüfi bir bağla bağlaması bizi birbirimize...

Bilgisayar ekranının karşısında bu satırları okuyan sevgili dostlar; kelimelerimi benimle paylaştığınız teşekkürler! Varolduğunuzu hissetmek beni mutlandırdı.

Bir yerlerde birileri var; ayrı insanlarız ama hepimiz dönüp dolaşıp aynı şeyleri yaşıyoruz farklı şekillerde. Yine de, görmesek de artık birbirimize dokunabiliyoruz.

Bir yokmuş



Bi tek ben varım; sadece ben.

Konuşuyorum, gülüyorum, ağlıyorum, anlatıyorum, seviyorum; hepsi tek başıma. Bi ben varım aynada, tuttuğum elde, yatağımda. Tütün ürünlerini sevmem ya, bana eşlik eden bi sigara bile yok o yüzden bu tuhaf dansta. Koskocaman salonun ortasında tek başıma salınıyorum, bir oraya bir buraya.

Hani farklıyım ya, ben "başka"yım ya...

Evet, ben.

Ben bi tek kendimle yaşıyorum; şizofren bir yabancılık hissi de, aşinalık hissi de var içinde.

Biri var; ama yok.


Wednesday, July 28, 2010

Doyumsuzluk

Fethedilecek bir kaledir o önce. Görürsün. Vurulursun. Hayran olursun. İstersin. Deli gibi istersin. Sahip olmak istersin. Her şeyi yaparsın ve elde edersin sonunda onu. Çok ışıltılıdır, parlaktır en başında. El sürmeye bile kıyamazsın. Sonra keşfetmeye başlarsın elindeki kadını zamanla. Sahip olursun. Tüm gardlarını alt eder, tüm silahlarını indirtirsin. Savunmasız kalır. Güçsüz kalır. Bağlı kalır. En güçlü kadın bile sana bağımlı kalır eninde sonunda. Ve işte tam da o noktada biter. Büyü bozulur. Dahası kalmamıştır artık. Adım atılacak yeni bir oda, görülmemiş kıyı köşe kalmamıştır.

Sırada fethedilecek yeni kaleler, önce keşfedilip sonra vazgeçilecek yeni kaleler seni bekler...





"No, it's because she doesn't need me."

ALICE: I'm going.
DAN: I'm sorry.
ALICE: Irrelevant. What are you sorry for?
DAN: Everything.
ALICE: Why didn't you tell me before?
DAN: Cowardice.
ALICE: Is it because she's successful?
DAN:
No, it's because she doesn't need me.
ALICE: Did you bring her here?
DAN: Yes.
ALICE: Didn't she get married?
DAN: She stopped seeing me.
ALICE: Was that when we went to the country to celebrate our third anniversary?
ALICE: Did you phone her, beg her to come back? when you went for lovely walks?
DAN: Yes.
ALICE: You're a piece of shit.
DAN: Deception is brutal. I'm not pretending otherwise.
ALICE: How? How does it work? How do you do this to someone?
ALICE: Not good enough.
DAN: I fell in love with her, Alice.
ALICE: Oh, as if you had no choice? There's a moment, there's always a moment, "I can do this, I can give in to this, or I can resist it." And I don't know when your moment was, but I bet you there was one. I'm gone.
DAN: It's not safe out there.
ALICE: Oh, and it's safe in here?
DAN: What about your things?
ALICE: I don't need "things."
DAN: Where will you go?
ALICE: Disappear.
--------------------------------
ALICE: Can I still see you?
ALICE: Dan, can I still see you? Answer me.
DAN: I can't see you. If I see you, I'll never leave you.
ALICE: What will you do if I find someone else?
DAN: Be jealous.
ALICE: You still fancy me?
DAN: Of course.
ALICE: You're lying. I've been you. Will you hold me?
ALICE: I amuse you but I bore you.
DAN: No. No.
ALICE: You did love me?
DAN: I'll always love you. I hate hurting you.
ALICE: Why are you?
DAN: Because I'm selfish. And I think I'll be happier with her.
ALICE: You won't. You'll miss me. No one will ever love you as much as I do.
Why isn't love enough?
ALICE: I'm the one who leaves. I'm supposed to leave you. I'm the one who leaves.

Huzur




Uzun uzun tatil yapsam. Şu hayallerimin evinde mesela. Kimsecikler yok. Koskoca bi sahil. Koskoca bir ev. Bi tek ben. Kimse yok. Kimseye ihtiyacım da yok. Kafamı dinliyorum uzun uzun. Sabah uyanır uyanmaz yüzümü bile yıkamadan koşup denize giriyorum. Uzun uzun yüzüyorum. Sonra eve dönüp duşa giriyorum. Ardından evimin verandasında uzun, sakin bir kahvaltı. Bir yandan kahvemi içerken diğer yandan kitaplarımı okuyorum. Gazete, dergi, bilgisayar, internet yok. Beni insanlara ve dolayısıyla sıkıntılara bağlayan hiçbir şey de yok. Bi süre. Günler boyunca tek yaptığım eylem yüzmek, kitap okumak ve uyumak. Hem belki hep hayalini kurduğum bir şeyi daha yaparım orada; belki sonunda ben de bir kitap yazarım. Kim bilir... Böylesine bir huzur işte. Şu anda tek hayalim, tek ihtiyaç duyduğum şey böylesi bir huzur.