Sunday, May 30, 2010

bi varmışım bi yokmuşum



Lonely cowboy. yay.


Evinden uzak, kendi gölgesine silah çeken Yalnız Kovboy. Evet. Bu benim.

f.o.r.g.o.t.

bi insan sevmeyi beceremiyorsa ona kızmak değil, onun için üzülmek lazım galiba...

..

İçim acıyo yine... Niye ki?

Kendimi kaybediyomuşum gibi hissediyorum; ilişkiyi ya da sevdiğim insanı değil. Tuhaf bi duygu... Her şey biterken kendimi de yitiriyorum sanki. Uzaklaşıyorum eski 'ben'den. Ama "ya hep ya hiç" olmalı. Evet, böyle olmalı. Ya tamamen değişmeliyim, ya da aynı kalmalıyım. Ortası yok artık. Bi parçamı geride bırakarak yaşayamam.

Kaybetsem de kaybetmeyecek hale nasıl geldim ben?

Tuesday, May 25, 2010

(the inner voice)



You're beautiful. You're beautiful, it's true.

Friday, May 21, 2010

Mutlu an - 1

Kitap piyasaya çıkalı daha 1 hafta oldu, ama her geçen gün yeni bir haber ya da yorum çıkıyor ve beni çok mutlu ediyor. Çevirinin beğenilmiş olması da tabii ki.

Bugün Yekta Kopan blogunda kitapla ilgili uzun ve güzel bir yazı yazmış. Yazının özellikle son kısmı beni gururlandırmadı desem yalan olur :) Hayatını bu iş üzerine inşa etmeye çalışan yeni-mezun, taze-çevirmen, bu yazıyı görünce duygusallaştı elbette :)

P.S. Mutlu an-lar bundan sonra çoğunlukta olacaklar, artık eminim ben!

Thursday, May 20, 2010

Öğrenci pşikolocisi






Mezuniyete 10 gün kala, öğrenci psikolojisinden hala kurtulamamış olduğumu fark ediyorum acıyla. Yapmam gereken bir ödev var, ama haftalardır sürünüyor elimde. Hem de öyle feci sıkıcı bunaltıcı bi şey de değil. Virginia Woolf'un Mrs. Dalloway'ini Türkçe çevirisiyle karşılaştırıp kendimce "çeviri eleştirisi"nde bulunmam gerek. İnceleyeceğim yazar en sevdiğim yazarlardan biri ve kitabı da bizzat kendim seçtim, ama yine de yapmam gereken iş "ders icabı" olunca bi türlü elim gitmiyor. Nasıl bi öğrenci psikolojisidir bu anlamadım gitti... Ödev için değil de kendi zevkim için yapacak olsaydım şimdiye kadar tez yazmıştım bu konuda. Ama hani ödev ya bu, son güne kadar sürünecek illaki...
Pıfff... Böyle açık açık yazınca daha da bi suçlu hissetmeye başladım yahu... Ben bi göz atayım şu kitaplara en iyisi... Ya da yok ya önce bi şeyler yiyeyim ben. Acıktım!

Wednesday, May 19, 2010

50 Reasons to Have Sex!



Home Sweet Home




Evet... Artık gerçekten sonuna geldik... Tam tamına 2 hafta sonra Ankara'ya (umarım kalıcı olarak) veda edeceğim. Üzülüyor muyum? Hayır. Ama yine de her şeye rağmen bir parçamı burada bırakacağım giderken. Hayatımın en önemli 5 yılı burada geçti ne de olsa... Yaşanan onca şeyi bu şehirle birlikte bi kenara atıp unutmak bıraktıkları bütün o izlere haksızlık olurdu.
Gerçi hemen vedalaşmaya da kalkmamak lazım, hiç belli olmaz kendimi yine bu gri sıkıcı şehirde bulabilirim sonunda...

Neyse... şimdilik bu olasılıkları saf dışı edip en çok istediğim şeyin gerçekleştiğini varsayalım.

Artık yavaş yavaş da olsa yeni ev hayalleri kurmaya başladım :) Duvarların rengi, perdeler, eşyalar, kitaplık, neler neler var aklımda... Kendimi bu hayallere iyice kaptırmamak için frenlemeye çalışıyorum ama nasılsa er ya da geç artık gerçek olacak ev hayali. Orada ya da burada, içinde ben ve 5 yıldır her gün hayal ettiğim onca şey varken, ve bir de 5 yıldır çekilen yurt eziyetinin ağırlığının bir anda kalkacak olması söz konusuyken bu nerede olursam olayım gerçek olacak artık.

Heyecanlanmaya başladım bile ben!

Bulduğum güzel resimleri toparlamaya çalışıyorum aylardır evle ilgili fikir vermeleri için. Takip ettiğim birkaç blogta daha gördüm aynı şeyi ve farkettim ki biz kız milleti pek seviyoruz böyle hem zevkli, hem cici, hem hoş, hem de biraz bohem evlerimiz olsun. İçimizdeki o evcilik oynayan küçük kız çocukları ortaya çıkıyor galiba bir anda :) Şu ara ve sonrasında kendisine hizmet etmeye hazırım açıkçası, çünkü öyle mutlu, heyecanlı ve hevesli ki, onun bu hevesini kırmak istemiyorum. Her şey dilediği gibi olsun :))

İsveç'le ilgili yaşadığım hayalkırıklığından sonra kitapla birlikte güzel günler başladı. Devamı da gelecek umarım bundan sonra :)

[Sanırım bu blogta daha önce yazdığım hiçbir yazıda bu kadar "sırıtkan surat" (bknz. :) ) kullanmamıştım! :) Mutlandım :)) )]


Sunday, May 16, 2010


"Kolay değil
Yalnızca sevgilimi değil,evladımı da kaybettim ben
Kaç acı birden imtihan etti beni
Tek bir gece vardır insanın hayatında
Ömür boyu sürer nöbeti
Bu da öyleydi
İyi ol,sağ ol, uzak ol
Ama bir daha görme beni…"

Murathan Mungan

I wanna hold you but my hands are tied
I wanna stay here but I've been denied
I wanna lie here 'til we've killed this bitter doubt

me, myself and i

Wednesday, May 12, 2010

The Virgin Suicides


"Benden Geçti Aşk"


Son zamanlarda fazla arabeskleştiğimin farkındayım. Ama elimde değil; bu dönem biraz arabesk geçiyor hakikatten.

Bir haftadır playlistimde en çok (hatta itiraf etmeliyim ki) tek çalınan şarkı: Göksel'den Benden Geçti Aşk.

Güzel şarkı ama :) Önyargılı olmamak lazım.

AY'ın halleri


Dolunay'a dönmüştüm bugün.

Ama çok geçmedi bu kez 7 gün bekletmedi değiştirmek için.

Yarım Ay'a döndüm yine.

Bi yanım karanlık, bi yanım aydınlık.

Her zaman olduğu gibi.

(Ama en mutlu günümde bile...)

İntikam

Benden bi tavsiye.

Bir insanı gerçekten üzmek, canını yakmak istiyorsanız, (belli ki muhtemel düşmanınız olan) bu kişide bi şekilde birtakım beklentiler oluşturun. Sonra da tam gerçekleştireceğinizi düşündüğü anda onu kafasındaki beklentilerle orada öylece bırakıverin. Ve yarattığınız enkazı zevkle seyredin. Eserinizden kıvanç duyacaksınız, emin olabilirsiniz!

Tuesday, May 11, 2010


Mutlandım!!!

Monday, May 10, 2010

.


Açılan yaraların kapanmasını beklemeden, hatta daha kabuk tutmadan bi kez daha deşmek gibi... "Bu durum." Bu durum dediğin ne ki?? Hangi durum? Haberi var mı benim "durumum"dan..? Günlerce penceresi olmayan zifiri karanlık rutubet kokan bir odada işkence gördükten sonra bir anda aydınlık bir sokağa atılmış gibiyim; gözlerimi açamıyorum, yürüyemiyorum, yaraları saramıyorum. Morarmış her yerim. Kıpırdayamıyorum bile... Öylece duruyorum sokağın ortasında. Arabalar, insanlar yanımdan geçip gidiyorlar. Ve orada öylece durduğum için bana lanet ediyorlar. Yalnızca öyle durduğum için. "Bir şey yap!" Yapamıyorum ki... Ne yürüyüp gidebiliyorum, ne de yolun kenarına çekilebiliyorum. Ne de bi arabanın altında kalmayı becerebiliyorum.

Galiba artık bi önemi yok.

Save me


"Beni kimse anlamıyor" temalı vıcık vıcık bi ergenlik tribi değil sözünü ettiğim. Yine de haklıymışız sanki ergenken de. Büyüdük ve değişen pek bi şey olmadı. Hala kimse anlamıyor. Sanırım bu iki zaman zarfının yarattığı tek fark büyüdüğün de anlaşılmamayı pek de sallamaman. Alışmak ya da. Bilmiyorum. Hayatımdaki (nerdeyse) herkesten uzaklaşasım var. Gidebilseydim... Gerçi gitsem ne değişecekti bilmiyorum ama. Son günlerde aldığım en doğru karar, beni rahatsız eden şeyleri içime atıp bi gün en boktan sebeple patlamak yerine hemen o anda derdim neyse o kişiyle paylaşmak oldu. İki deneyim ve ikisi de başarılı. Beni tüketenler de yanıma yanaşabilse de onlara da......

Ne istediğini anlayabilmek zor işmiş ama. Ve çok beylik olsa da kaçan kovalanıyormuş. Ne mazoşist ruhlu varlıklarız anlamadım gitti. Kararlılığım yavaş yavaş erimekte. Belirsizliklerse her geçen gün bir bir artıyor. Neyse ki (en azından şu an için) kafamda bir şey net: Seni istemiyorum ben İstanbul. Hoşçakal!

Gerisi...

Bilmiyorum.

Sometimes i feel i gotta surrender. I need my savior.

Sunday, May 9, 2010

Thursday, May 6, 2010

Duşta kaynar sular başından aşağı akarken mi, yoksa yağmur damlaları acımasızca yüzüne vururken mi saklanır gözyaşları en iyi?

Wednesday, May 5, 2010