Tuesday, June 29, 2010

Değişim... Hem korkutucu, hem cezbedici. Her an her şey değişiyor. Hava sabah saatlerinde serinken, öğlen sıcaktan kavuruyor; sonra akşamüstü şimşekler çakıyor, yağmur sağanak halinde yere boşalıyor. Doğa değişiyor, insanlar değişiyor. Kararlar alınıyor, kararlar değişiyor. Asla yapmam denenler bir bir yapılıyor. En sağlam inançlar bile bir anda alaşağı ediliveriyor.

Son durumlar karışık. Zaman bulabilsem oturup düşüneceğim ama zaman yok. Zaman olsa gücüm yok. Şu yolculuklar bi bitsin, en az bi hafta kılımı kıpırdatmadan yatmak istiyorum. Haftalar oldu elime bi kitap alıp okumayalı. O boş boş geçen, sıkıntıdan patladığım o yazları özledim.

Okul bitti. Mezun da oldum. Şimdi iş bulma zamanı.

Bütün bu karmaşaya hazır mıy(d)ım, hiç bilmiyorum; kendimi dinlemeye bile vaktim olmadı ki...

The moment's gone


“I saw this face, this vision; when you stepped into the road. It was the moment of my life.”

Monday, June 28, 2010

Bitiyor her şey yavaş yavaş. Hayatımı oluşturan çok şeyi bitirirken yepyenilerine de başlamak üzere olduğumu hissediyorum.

Bi tek yollar bitmiyor... Haftalardır yollardayım. Önce Bursa, sonra Çanakkale, İstanbul, Ankara, şimdi yine Çanakkale, ve çarşamba günü İzmir bu kez...

Öyle yorgunum ki artık bedenim beni taşıyamıyor beraberinde. En önemli adımdan önce hasta oldum işte... Kendimi toplarlamam lazım yalnızca bir gün içerisinde. Nasıl olacak hiç bilmiyorum...

Okul bitti. Kep attık ve Ankara defteri (şimdilik?) kapandı. Bundan sonrası tam anlamıyla muamma. Ama içimde iyi hisler var; artık her şey çok daha güzel olacak!

Tuesday, June 15, 2010

Gidiyorum ben


Yokum bi süre

01.43


Hiç istemediğim bir yolculuğa çıkıyorum yarın sabah. Sevmiyorum artık o şehri. Yaşattıklarını, hatırlattıklarını, yaşatabileceklerini sevmiyorum. İstemiyorum. İş görüşmesi için gidiyorum sözde ama kabul etmeyeceğim, şimdiden koydum kafaya. İstediğim bu değil. Yoruldum. Nefes almak istiyorum önce. Okul, finaller, çeviriler, ve ben gidiyorum daha adam gibi uzun uzun uyuyamadan bi kez olsun...

Koştur. Koştur. Kafan patlayana dek çalış. Ağrı sol şakağını delip beynine işleyecekmişçesine çevir çevir... Sonra konuş. Durmadan. Susmak bilme. İstemiyorum bunları. İstemiyorum hiçbir şey. Tutunacak bir şey yok, ellerim kollarım yüklerle dolu ve ben incecik topukları kırılmış aptal bir ayakkabının üstünde yürümeye çalışıyorum. Tek istediğim tüm o yükleri atmak, ayakkabıları bi kenara fırlatmak, sızlayan ayaklarımı denizin masmavi buz gibi sularında dinlendirmek. Yuvaya kapanmak lazım uçmadan önce. Biraz dinlenmek lazım son hızla koşmaya başlamadan. Belki de yere kapaklanmaya izin vermek lazım. Yiğitliğe leke sürdürmemek için olduğum yerde yaşlanıyorum, eskiyorum, yıpranıyorum. Hepsini ben kendim yapıyorum. Upuzun bi uyku iyileştirirdi beni. Haftalarca sürseydi. Geçer miydi bu baş ve kalp ağrıları? Ama benim 6.5 saat sonra uyanmam lazım.

Ölüyorum yorgunluktan....

Monday, June 14, 2010

Tuesday, June 8, 2010

Kahve molası


Uzun zamandır adam gibi oturup bir şeyler yazamadım, şimdi farkediyorum... Önce finaller, sonra taşınma telaşı, Bursa, ve sonunda ev; ama şimdi elimde haftasonuna yetiştirmem gereken bir iş var. Bundan sonra da uzun yollar beni bekliyor. Sanırım ancak temmuz ortası gibi tam anlamıyla bomboş bi hayata kavuşabileceğim.

Yorulmuşum onu anladım, sımsıcak kahvenin kokusunda...

Bu yıl yoğun geçti; yordu, üzdü, yıprattı. Sarsıldım ama düşecekken toparlandım; hem de bu kez başka birine tutunma ihtiyacı bile duymadan. Sonunda işinde ustalaşan bir ip cambazı gibi. Şimdi huzurlu bir boşluk var içimde. Şimdi huzurlu bir boşluğun içindeyim ben de. Kafam rahat. Sıkıntılardan ve sıkıntı veren insanlardan uzağım. Sadece kendimle başbaşa kalmayı ve sadece kendimle uğraşmayı özlemişim.

Elime bir fincan kahve alıp gözden geçiriyorum son okul yılını. Öğrenciyken yıl başı eylül, yıl sonu haziran ayı olurdu ya hep; artık olmayacak. Tuhaf ve hüzünlü bir his.

Ve beklentiler... "Bakalım ne olacak?" sorusu... Hem endişe, hem tatlı bir heyecan dolu.

Evdeyim artık. Ama henüz kendi evimde değil...

Neyse, taze-mezun, taze-çevirmenin çalışma vaktidir artık.

Bana yine hayallerini anlat(ır mısın?)

bewildered gratitude in her eyes

Gent'te yalnızlık

Sunday, June 6, 2010

Bir kahkahayla yıkılan arsız kumdan kale

Saturday, June 5, 2010

The End’s Not Near, It’s Here

Why do we do that and assume that this is love?

isim vermek mi gerek



Öyle bir boşluk ki, artık ne acı veriyor ne de hissetmeni sağlıyor. Nefes alıp veriyorsun; oksijen burun deliklerinden girip akciğerlerine dek yol alıyor, sonra kanına karışıp parmak uçlarına dek dağılıyor tüm bedenine. Bunun dışında pek yaşam belirtisi yok. Acıklı bi yeşilçam filmi de değil ama. Dedim ya, acı, sıkıntı, hüzün artık dahil değil buna. Parlak renkli, rengarenk bi Hollywood filminin içinde, bulunduğu yere isyan eden, siyah beyaz bir Fransız filmi. Ses de yok. Çok fazla hareket de. Her şey dozunda. Sıkılıyorsun ama filmi yarıda bırakıp çıkıp gidecek kadar değil; belki birazdan bi şeyler olur umudu bırakmıyor yakanı.

Ben ki filmin bitmesini ve bu sinema salonundan çıkmayı ne çok istiyordum. Ama şimdi oturmuş filmin sonundaki akışı izlerken nolur bitmesin diyorum. Burası benim yuvam-mış...