Saturday, July 31, 2010

Dönemeç



Ailenin en büyük çocuğu olmak zordur. Hep güçlü olman gerekir. Sağlam durman. Kendini kapıp koyveremezsin. Şımarıklık edemezsin. Olgun olman beklenir. Anlayışlı olman. Gerektiğinde, başta kardeşin olmak üzere, kimi zaman tüm aileyi toparlaman, kol kanat germen...

Evin çalışkan, akıllı kızı. Sınıfının en başarılı öğrencisi. Okul birincisi. Tuttuğunu koparan, hep en iyisini yapan; ama en iyiye asla sahip olamayan.

Ben bi kez kendimi bırakmak istedim. Tüm sorumluluklardan sıyrılmak ve başka birine dayanmak; arkama bakma gereği duymadan, endişelenmeden, önünü ardını düşünmeden.
'Zayıfım ama güçsüz değilim' demişti, inanmıştım. Kontrol etmekten yorulan bedenim ve zihnim bi kez olsun dinlenmek ve kontrolü bırakmak istedi, bıraktım o götürsün, o yönlendirsin. ben sadece takip edeyim. Çünkü benim için en iyisini bilirdi, bunu isterdi o.

Şimdi?

Şimdi kapkaranlık bir odada, önümü bile göremeden yönümü bulmaya çalışıyorum. Bütün o eski sorumluluklar yepyeni yükleriyle omuzlarımda. İpler artık canımı yakıyor, etimi kesiyor ama görmezden geliyorum. Tek sorun bu karanlık... Şimdilik hiç ışık yokk. Bekliyorum.

Umudumu yitirmiş değilim. Umudumu da yitirirsem devam edemem. ve benim devam etmeme gibi bir lüksüm yok. Güvenmek gibi de...


[Kim demişse ne güzel demiş:

"Asıl eksiklik, eksik olduğumuzu düşünmekti.
Asıl eksiklik, çareyi başkasında aramaktı.
Hayatın matematiği farklı; iki yarımı toplayınca bir etmiyor.
İnsan tek başına mutsuzsa başka biriyle de mutlu olamıyor..."
]

Friday, July 30, 2010

Cumaya gittim. Gelir miyim bilmem.

Bugün canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Halsizim. Hastayım. Sadece uyumak istiyorum.

İnime çekilip kış uykusuna yatıcam.

Yokum.

Thursday, July 29, 2010


Kendi nefesinden derin bir nefes üfler önce. Ayakları yerden kesilir diğerinin. Hafifler. Uçuverir göklere. Süzülür neşeyle. Sonra o nefes yavaş yavaş tükenir. Farkedilmez bir süre. Farkedilse de inkar edilir, görmezden gelinir. Hem nefesi veren, hem içine çeken tarafından. Nefes veren umarsızca diğerinin çırpına çırpına boğuluşunu izler kendi denizinde. Havadaki biçare ise sürüklenir, sürüklenir, ve en sonunda, çıtını çıkarmadan, havası kaçmış, sönük bir balon gibi iniverir bilinmedik bir yere.

Üzülmek gereksizdir bu duruma.

Her masal bitmeye, her balon sönmeye mahkumdur. Er ya da geç.

Ve her duruma, her koşula alışılır nasılsa...

"Anladım ki kral tesadüfler"


Bir anda bir e-mail, bir mesaj ya da bir yorum geliyor.

Tanıdığım veya tanımadığım biri, 'tesadüfen' bu blogu keşfediyor ve yazdıklarımı okuyor. Ve bir yerlere dokunuyor bu kelimeler.

İşin tesadüf kısmı en güzeli... Amaçsızca, umarsızca yazmak ve sonra tesadüfi bir bağla bağlaması bizi birbirimize...

Bilgisayar ekranının karşısında bu satırları okuyan sevgili dostlar; kelimelerimi benimle paylaştığınız teşekkürler! Varolduğunuzu hissetmek beni mutlandırdı.

Bir yerlerde birileri var; ayrı insanlarız ama hepimiz dönüp dolaşıp aynı şeyleri yaşıyoruz farklı şekillerde. Yine de, görmesek de artık birbirimize dokunabiliyoruz.

Bir yokmuş



Bi tek ben varım; sadece ben.

Konuşuyorum, gülüyorum, ağlıyorum, anlatıyorum, seviyorum; hepsi tek başıma. Bi ben varım aynada, tuttuğum elde, yatağımda. Tütün ürünlerini sevmem ya, bana eşlik eden bi sigara bile yok o yüzden bu tuhaf dansta. Koskocaman salonun ortasında tek başıma salınıyorum, bir oraya bir buraya.

Hani farklıyım ya, ben "başka"yım ya...

Evet, ben.

Ben bi tek kendimle yaşıyorum; şizofren bir yabancılık hissi de, aşinalık hissi de var içinde.

Biri var; ama yok.


Wednesday, July 28, 2010

Doyumsuzluk

Fethedilecek bir kaledir o önce. Görürsün. Vurulursun. Hayran olursun. İstersin. Deli gibi istersin. Sahip olmak istersin. Her şeyi yaparsın ve elde edersin sonunda onu. Çok ışıltılıdır, parlaktır en başında. El sürmeye bile kıyamazsın. Sonra keşfetmeye başlarsın elindeki kadını zamanla. Sahip olursun. Tüm gardlarını alt eder, tüm silahlarını indirtirsin. Savunmasız kalır. Güçsüz kalır. Bağlı kalır. En güçlü kadın bile sana bağımlı kalır eninde sonunda. Ve işte tam da o noktada biter. Büyü bozulur. Dahası kalmamıştır artık. Adım atılacak yeni bir oda, görülmemiş kıyı köşe kalmamıştır.

Sırada fethedilecek yeni kaleler, önce keşfedilip sonra vazgeçilecek yeni kaleler seni bekler...





"No, it's because she doesn't need me."

ALICE: I'm going.
DAN: I'm sorry.
ALICE: Irrelevant. What are you sorry for?
DAN: Everything.
ALICE: Why didn't you tell me before?
DAN: Cowardice.
ALICE: Is it because she's successful?
DAN:
No, it's because she doesn't need me.
ALICE: Did you bring her here?
DAN: Yes.
ALICE: Didn't she get married?
DAN: She stopped seeing me.
ALICE: Was that when we went to the country to celebrate our third anniversary?
ALICE: Did you phone her, beg her to come back? when you went for lovely walks?
DAN: Yes.
ALICE: You're a piece of shit.
DAN: Deception is brutal. I'm not pretending otherwise.
ALICE: How? How does it work? How do you do this to someone?
ALICE: Not good enough.
DAN: I fell in love with her, Alice.
ALICE: Oh, as if you had no choice? There's a moment, there's always a moment, "I can do this, I can give in to this, or I can resist it." And I don't know when your moment was, but I bet you there was one. I'm gone.
DAN: It's not safe out there.
ALICE: Oh, and it's safe in here?
DAN: What about your things?
ALICE: I don't need "things."
DAN: Where will you go?
ALICE: Disappear.
--------------------------------
ALICE: Can I still see you?
ALICE: Dan, can I still see you? Answer me.
DAN: I can't see you. If I see you, I'll never leave you.
ALICE: What will you do if I find someone else?
DAN: Be jealous.
ALICE: You still fancy me?
DAN: Of course.
ALICE: You're lying. I've been you. Will you hold me?
ALICE: I amuse you but I bore you.
DAN: No. No.
ALICE: You did love me?
DAN: I'll always love you. I hate hurting you.
ALICE: Why are you?
DAN: Because I'm selfish. And I think I'll be happier with her.
ALICE: You won't. You'll miss me. No one will ever love you as much as I do.
Why isn't love enough?
ALICE: I'm the one who leaves. I'm supposed to leave you. I'm the one who leaves.

Huzur




Uzun uzun tatil yapsam. Şu hayallerimin evinde mesela. Kimsecikler yok. Koskoca bi sahil. Koskoca bir ev. Bi tek ben. Kimse yok. Kimseye ihtiyacım da yok. Kafamı dinliyorum uzun uzun. Sabah uyanır uyanmaz yüzümü bile yıkamadan koşup denize giriyorum. Uzun uzun yüzüyorum. Sonra eve dönüp duşa giriyorum. Ardından evimin verandasında uzun, sakin bir kahvaltı. Bir yandan kahvemi içerken diğer yandan kitaplarımı okuyorum. Gazete, dergi, bilgisayar, internet yok. Beni insanlara ve dolayısıyla sıkıntılara bağlayan hiçbir şey de yok. Bi süre. Günler boyunca tek yaptığım eylem yüzmek, kitap okumak ve uyumak. Hem belki hep hayalini kurduğum bir şeyi daha yaparım orada; belki sonunda ben de bir kitap yazarım. Kim bilir... Böylesine bir huzur işte. Şu anda tek hayalim, tek ihtiyaç duyduğum şey böylesi bir huzur.

Yine.Yeniden.

onlar sizdiniz bilmez miyim
sırtlanıp gölgelerinizi
nasıl da kanatlanıp gidiyordunuz
sadece baktığım kalıyordu
ardınızda sönüp kaybolan güneşinize

oysa gelseydiniz
en kırılgan yanlarınızla olsun
yaşama tutuna tutuna gelseydiniz
hiç durur muydum
çarpar giderdim
geceye bende biriken düş kırıklarınızı

çok bekledim
yoktunuz

usulca okşayıp akşamlarınızı
sesimi bırakıp gidiyordum

duymuyordunuz


Tekin Gönenç


(*) Varlık Dergisi,sayı 2004/12-1167

Yalnız bıraktın.

Biraz da sen yalnız kal.

Nasılsa alışırsın sen her şeye.

Yokluğum hiçbir şeyi değiştirmez nasılsa.

Sunday, July 25, 2010

Dinle


http://www.mediafire.com/?bd3ieojjmmj

.



Umursama(z).
Yaslanacak sağlam bir duvar lazımdı. Utanmadan, çekinmeden, sakınmadan ağlanacak bir omuz. Tertemiz. Sıcak. Güvenilir. Yalnızlık olmayacaktı bir daha. Bir parça daha eklenecekti canına. Daha güçlü, daha sağlam.

Ama hiç kimse, en yakının, en sevdiğin, hatta annen bile, yeri geldiğinde en zayıf anında yüzüne vurmaktan çekinmiyor hatalarını; sanki kendileri mükemmelmiş gibi. Aslında tam tersine, kendilerini en eksik, en hatalı, en yanlış hissettikleri anda kendi gediklerini seni acıtarak kapamaya çalışıyorlar. Biliyorsun, hissediyorsun, acı sözcükler dilinin ucunu aşındırmaya başlıyor dudaklarından dökülebilmek için, boğazın düğümleniyor, gözlerin yaşarıyor, düğümlenen tüm zehirli sözleri zorla da olsa yutkunup içine akıtıyorsun azar azar. Pılını pırtını toplayıp çekip gidiyorsun. Sen zehrini başkasına değil, kendi içine akıtmayı tercih ediyorsun. Zaten tam da bu yüzden kötüsün.

Sen kötüsün. Kötü olan sensin.

Üzgünüm.

Saturday, July 24, 2010

I'm so hollow baby, i'm so hollow...


Bir şeyler eksik. Bir boşluk var ki bir türlü dolmuyor. Yetecek kadar yok. Yettirmeye çalışsam da yetmiyor. Ezilip büzülüyor utancından; kırılıp bükülüyor. Dik duramıyor. Dimdik yürüyüp gidemiyor. Sımsıkı sarılıp kalamıyor. Bir boşluk. Asla dolmuyor.

Friday, July 23, 2010

Bırakamıyorum bu mereti


İnsan bir kez aşık olur. Bir kez kaybeder kendini aşkın kollarında. Bir kez sever delicesine. Bir kez teslim olur. Bir kez izin verir her şeye. Bir kez kaldırır sınırlarını. Bir kez indirir gardını. Bir kez yıkar duvarlarını. Bir kez çırpınır gitmesin diye, bitmesin diye, yitmesin diye. Bir kez dokundurur bedenine, tenine, yüreğine. Bir kez paylaşır kendini; hayatını, hayallerini, rüyalarını, korkularını, endişelerini. Bir kez anlatır derdini. Bir kez kıyamaz sevdiğine. Bir kez yaralar kendini sırf o üzülmesin diye. Tek bir kişi için yapar bütün bunları. Bir daha olmaz. Olamaz. Bir daha hiçbir aşk/sevgi/ilişki "ilk"i gibi olmaz.

İşte bu yüzden......

Neden mi İzmir?


İzmir'de yaşamak için bu ısrarım neden?

Benim yerime Cemal Süreya anlatsın:

" Ankara,
En iyi kalpli Üvey ana,
Bu şehri bu kadar yalın anlatan başka bir şey olamaz sanırım.
Sorumluluklarını bilen, asla kötü davranmayan ama sonuçta bir üvey ana
olan Ankara.
Bu şehirde insanlar bekler. Emekliliği, askerin bitmesini,
rüşvetin gelmesini, gönderdiğiniz evrakın cevaplanmasını , suskun devletin
konuşmasını beklerler.
Taşı çatlatacak bir sabırla bir şeyleri beklerler, kim bilir
bekledikleri hayattır. Belki denizi görselerdi beklemezlerdi.
Denizi su sanırlar.
Suyu görmek için göllerin kıyısına gidersiniz ama su ufka uzanmaz.
Bir suyu deniz yapan ufuk yoktur Ankara'nın göllerinde.
Oysa ne önemlidir suyun hiç bitmemesi ve uysal bir sevgili gibi
gökyüzüyle birleşmesi.
O vaatkar ufuk çizgisi, o nasıl güzeldir.
Her zaman ötelerde bir şey olduğunu fısıldayan o şehvetli çizgi.
İnsanlar Ankara'da beklerler, kim bilir bekledikleri hayattır.



İstanbul'da
ise durum daha vahimdir.
Hayat sanki bir adım ötede duruyor gibidir.
Doğruya doğru, dünyanın en güzel şehridir İstanbul, ama hayat
eli çabuk davranır.
Daha siz elinizi uzatmadan işveli bir kadın gibi kaçar gider.
Bu yüzden hırsla kovalarlar hayatı İstanbullular.
Beklediği şeyin belki de hiç gelmeyeceğini söyleyen şeytani fısıltıya
rağmen,
Ankaralının dingin tevekküllü bekleyişinde bir huzur vardır.
Ama,
İstanbullunun hırslı kovalamacasında ne huzur vardır ne de tatmin.
Dünyanın en güzel şehri hemen kol mesafesindeyken kendilerini yiyip
yutan bir kovalamacanın içinde kaybolur giderler.
Hayat kaçar, onlar kovalar.



Ama İzmir...
İzmir'de hayat beklenmez, kovalanmazda.
O zaten sizinle beraberdir.
Ufkun ötesini muştulayan bir deniz vardır.
Mutlulukla dolu,sakin bir sevişmenin tadındadır körfez.
Körfez vapurlarının sakin gidişinde hırslarınız yok olur,
Kovalamayı bırakırsınız, hatta martılara gevrek atacak kadar iyilikle
dolarsınız.
Ne varsa bu şehirde, bayatlamış vapur çayı bile nektar olur.
Hafta sonları denize doğru bir göç başlar.
"Ey hayat, biz Çeşme'ye gidiyoruz sen de arkadan gel" der
İzmirliler muzipçe.
Ve ne gariptir ki hayat, uslu bir çocuk gibi onların peşinden gider.

Ne garip, uçak biletinin üzerinde adımın hemen yanında yazan IZM
harflerine sevgiyle bakıyorum.
Sabırsızım, sevgilisine kavuşacak aşıklar kadar.
"

Pit-stop


Evet, uzun zaman oldu, bir finsan kahveyle bilgisayar ekranının başına geçip bu klavyeyle buluşmayalı...

Bu süre zarfında kendi çapımda bir rekora imza attım: 45 gün içerisinde (en kısası 4,5-5 saat süren) tam 12 yolculuk yaptım. Boş bir zamanımda oturup toplamda kaç km yol katettiğimi hesaplayacağım :)

Şimdi biraz dinlenme ve kendini dinleme zamanı, tabii eğer mümkün olursa.

Ve bir kitap daha. Bu yaz bu kadar boş ve yavan geçmemeli. Bir çeviriyle daha canlanmalı hayat.

Şimdilik böyle...

Yıldızları yakalamaya başladım tek tek. Ay zaten benim. Ama bir de güneş lazım aydınlanmak için. Müjdeli haberi beklemekteyim!

Thursday, July 8, 2010

Palyaço korkum ve uykusuzluk


Küçükken epey tuhaf bir çocuktum ben. Bir ara gerçekten sorunlu denebilecek bir dönem geçirmiştim. Ve o zamanlarda geçirdiğim bu dönemden ailemin bile haberi yoktu.

2. sınıfa gidiyordum. Daha sekiz yaşındaydım yani. Ama inanılmaz derecede bir uyku problemim vardı. Gece herkes uyuduktan sonra bir anda uyanıyordum ve bir daha da gözüme uyku girmiyordu. Sessizce oturma odasına gidip televizyonu açıyor, sabaha kadar televizyon izliyordum; önce korku filmleri, sabah doğru çizgi filmler. Zaten sabahçı olduğum için saat 7 gibi annem uyanıyordu ve okula gönderiyordu beni.

Uyanık olduğum o geceler boyunca neler izlemedim ki... Elm Sokağında Kabus serisini ezbere bilirim o yüzden. Ama hiçbir film beni bu katil palyaçolu film kadar korkutmamış ve etkilememiştir. Filmin adını bile hatırlamıyorum. Ama konusu aşağı yukarı aklımda. Bazı sahnelerse beynime kazınmış sanki. O gün bugündür palyaçolardan nefret ederim (deliler gibi korkarım da içten içe).

Bu uyku problemim bir yıla yakın bir süre devam etti. Ama doğal olarak minicik bedenim bu yüke dayanamadı ve hastalandım (minicik derken ciddiyim; ben 5. sınıfta bile 1.26 boyunda, 26 kilo ufacık bir kızdım). Ve sonra mucizevi bir şeyi farkettim; bana verilen o ağir ilaçlardan biri feci uyku yapıyordu! Evet, evet, daha o yaşta ilaçlarla uyumaya başlamıştım. Ne zaman uyuyamasam buzdolabına gidip o mucizevi şuruptan bir kaşık içiveriyordum. O uykusuzluk hastalığı ve ardından gelen ilaç bağımlılığının sonucunda değil uyuşturucu, ot, hap ve benzeri keyif verici kimyasallar kullanmak, sigaradan nefret eden ve alkole bile epey uzak duran biri olmam oldukça şaşırtıcı :)

Şükürler olsun ki o senenin sonunda başka bir apartmana taşındık ve ben sabahtan akşama kadar sokaklarda sürttüğüm bir dolu arkadaş edindim; bu sayede akşam eve döndüğümde kafamı yastığa koyar koymaz uyuyabiliyordum. Gerçi bi ara ranzanın üst katında yattığım zamanlarda kabus görmeye başlamıştım (ya da öyle olduğuna inanıyordum) ama ranzaları ayırınca bu sorun da ortadan kalkıvermişti!

Şimdi?

Şimdi gayet normal(!) bir insanım ben... :)

Reenkarnasyon diye bir şey varsa


“İş bunu yapmaya gelince, bileğimin derisi öyle beyaz ve savunmasız göründü ki gözüme, bir türlü yapamadım. Sanki asıl öldürmek istediğim şey o derinin altında ya da başparmağımın altında atan o ince mavi damarda değil; başka yerde, daha derinde, daha gizli ve ulaşması çok daha güç bir yerdeydi”

Sylvia Plath- Sırça Fanus

Vazgeç-me!


Voilà… Ma petite Amélie…
Vous n’avez pas des os en verre,
vous pouvez vous cogner à la vie.
Si vous laissez passer
cette chance
…alors avec le temps,
…c’est votre coeur qui va devenir…
…aussi sec et cassant…
…que mon squelette.
Alors…
Allez-y!
Nom d’un chien!

Hani verdiğin sözler, hani ellerin nerede?


Farklı değil aslında. Hiçbir şey. Hiçbirimiz. Hepimiz aynıyız. Sevmelerimiz bir. Sevilmemelerimiz de. Aynı şeyleri yaşıyor, aynı cümleleri kuruyoruz. Birbirimizin hayatlarında yaşıyoruz kendi çıkmazımızı. Çözülmez sanılanları kafamızda evirip çevirip sonuva varıyoruz ya, bir türlü uygulamaya geçemiyoruz. Eksiklerimizi tamamlarız sanıp yalanlara aldanıyoruz her seferinde.


Bir sen, bir ben.
Yapbozlarımızın kayıp parçaları vardı.
Sen benle, ben senle; tamamlarız sandık;
olmadı.

Meğer aynı yapbozun aynı parçalarıymış eksik olanlar.


Geç oldu.

Anladık.

I-ıh. Herkes yapmaz

Wednesday, July 7, 2010

Durdum durdum kendime güzel bir ağ ördüm




Kördüğümüm gökkuşağı misali. Kurtulmaya çalıştıkça beni daha da saran, yapışıp kaldığım sevgili örümcek ağım. Ne vakit "yetti artık, gidiyorum" desem, kendimi daha da içinde buluyorum; en derininde. Şikayet bile edemiyorum; diyorum ya, gökkuşağı bu; bir vakit yemyeşildi, sonra karardı, şimdi tozpembe.