Friday, December 31, 2010



Yeni yılın ilk kitabını bugün kendime yılbaşı hediyesi olarak verdim:

Sabahattin Ali'den Kürk Mantolu Madonna

Şimdiye kadar nasıl okumamış olduğuma hayret ediyorum aslında...


"İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar."

Yılbaşı gecesini dışarda içip eğlenerek geçirmek çok bir şey ifade etmiyor benim için. Çocukluğumda alıştığım kalabalık aile yemekleri ve sonrasındaki müthiş abur cubur tüketimini, hep beraber dans edip coşmalarımızı ve tombala eğlencelerini özlediğimden olsa gerek, yeni yıla yemek+sınırsız yerli içki için 100-150 lira verip sırf sınırsız diye küfelik olmak çok da cazip gelmiyor gözüme. Hele de bu yılbaşı tamamen yalnız olduğum için güzel bir yemek yapıp, meyveli şarabımı yudumlayıp, Paria'nın da güzel önerileriyle yeni yıla temalı filmler izleyerek gireceğim yeni yıla. Zaten bugünün yılbaşı olduğunu bana hatırlatan bir boy aynamın etrafına astığım yıldızlı ışıklarım, bir de öğrencilerimin sınıfa getirdikleri pastanın üstündeki kardan adam süslemesi oldu. Bugün işten çıkıp eve gitmeden önce Alsancak'a inip vapurla Karşıyaka'ya geçmek, sonra daha yeni yatan maaşı yemeye D&R'da başlamak, eve giderken de bir demet çiçek alıp günümü renklendirmek yetecek bana.


Nedense içimde tuhaf bi huzur var bugün :))

2010 yılına çok anlam yüklemiştim, bütün beklentilerim hep 2010'a dairdi. Mezuniyet, Ankara'dan kurtulma ümitlerim, iş bulma, İzmir'e yerleşme... Bu dileklerin hepsi 2010 içindi. Bundan sonrası için, 2011'e dair bir beklentim yok sanki. Büyük bir plan ya da hedef yok en azından. Sanırım böylesi çok daha iyi; şu an için tek dileğim önce huzurlu, sonra mutlu olmak. Ve her şeyden önemlisi kendimle her anlamda barışmak. Ben bunu başardığım takdirde geri kalan hiçbir şeyin çok fazla önemi olmayacak zaten.

Bu blogu okuyan, takip eden tüm "dost"ların yeni yılını kutluyorum. Ve sizler için de önce huzur, sonra bolca mutluluk diliyorum :)

Monday, December 27, 2010

Bir şey olur; beklenmedik bir anda, hiç ummadığınız bi zamanda. Ve yakıp yıkar her şeyi. En ufak bir esinti bile yeter bazen binbir emekle diktiğiniz iskambilden kalenizi. Peki bu durumda "bi daha uğraşamam" deyip vazgeçmek mi lazım, yoksa o kadar emek vermişken bir kez daha denemek mi? Ben kararsız kaldım. Elim kolum gözüm bağlandı, dilim tutuldu. Ne uyuyabiliyorum, ne yemek yiyebiliyorum. Aynaya baktığımda gördüğüm tek şey ağlamaktan ufacık kalmış gözlerim. Nefes alırken bir sancı giriyor göğsüme, düşündükçe midem bulanıyor. Sonra bir titreme hissediyorum... En son bir dolmuşun en arka koltuğunda oturuyordum ben; ama gözümü bir hastane odasında açıyorum, kolumda bir şişe serumla.

Değer mi peki?

Bence değmez...

Wednesday, December 22, 2010

İyiymişim gibi yapmıycam, iyi değilim çünkü. Ruh halim yine dalgalı kurda, oradan oraya, aşağıdan yukarıya seyrediyor. Ben kaçtıkça peşimi bırakmıyor, nereye gitsem kovalıyor o keskin iç sıkıntısı. Tam kaçtım kurtuldum derken, saklandığım kuytuda köşeye sıkıştırıveriyor.
Göğsümün üstünde hep bi ağırlık, rahat nefes alıp veremiyorum. Gözlerim doluyor, ama ağlayamıyorum. Ara vermek istiyorum her şeye. Gidip bambaşka bi hayat yaşamak istiyorum, bi süreliğine de olsa. 1 saatliğine de olsa başka bir bedeni giyinmek, başka bir ruha bürünmek istiyorum. Ben, ben olmak istemiyorum bu gece...

Tuesday, December 21, 2010

Monday, December 20, 2010


Yeni yıla günler kala her yıl alınan ama bir türlü gerçekleştirilmeyen 'yeni yıl kararları' almak yerine, plansız programsız yepyeni adımlar atmaya başladığımı keşfediyorum şimdi.
Buraya ben istediğim için geldim; etki eden sebepler olsa da asıl sebep BENİM istememdi, öyleyse günlerimi iyi geçirmeliyim sanırım.
Özlemek ayrı; özlemek çook başka. O hep var, hep olacak; yanyanayken de vardı. Özlemek benim koparıp atamadığım bi parçam ne de olsa. Ama şimdi derin bir nefes alıp yürümeye devam etmek lazım. 'Bizim için...'


İkinci kitabın çevirisi bitti, dün gece itibariyle yayınevine göndermiş bulunmaktayım. Umarım en kısa zamanda basılır ve piyasaya çıkar da bana neden yaşadığımı ve amaçlarımın ne olduğunu bir kez daha hatırlatır.
Kitabın bitmesi iyi de, daha teslim edeli 24 saat bile olmamışken boşluğu düştüm gibi hissediyorum... Daha düne kadar dersten çıktıktan sonra ofise geldiğimde yapılacak/yapmam gereken bir şeyler vardı. Ama bugün çok boş hissettim kendimi. Gazetelere bir göz attım ama gazeteler, özellikle de internet versiyonları berbat... Abuk sabuk galerilerden ve bulvar gazetesi tadındaki haberlerden geçilmiyor... Üçüncü kitap gelse de.....

Master konusunda kafam karıştı birazcık... Edebiyatta master yapmak için eylüle kadar beklesem mi, yoksa bir an önce İletişim'de başlasam mı acaba? akademik planlarım için hangisi daha yararlı olur bilemiyorum.

Neyse, bir şeyler karalayayım derken iyice günlüğe çevirdim burayı :)

Bu arada askerdeki sevgilim için günlük tutuyorum, döndüğünde o yokken olup bitenleri kaçırmış gibi hissetmesin kendini diye :)

Ve bi şarkı (aşık olduğum kadından)

Sunday, December 12, 2010

Havaalanında uçağına doğru giderken güvenlik kontrolünden geçtikten sonra arkanı dönüp el salladığında bütün o kalabalığın içinde o son bakışın bana ait olduğunu hissetmek, bunu bilmek ayakta tutmalı beni... Ama ayrılıklar ağır geliyor artık bana.

155


Ne zaman büyüdük biz, ne zaman arttı sorumluluklar, ne zaman geldi yapılması gerekenlerin vakti?

Bir langırt masasında başlayıp, tabu oynarken filizlenmişti içimizdeki sıcacık duygular, sonra iki şehir arasında İstanbul-Ankara arası ışıkları hiç sönmeyen tren kompartımanlarına, rengi solmuş ucuz biletlere sığdırmaya çalıştık. Sonra büyüdü mesafeler, ama Belçika-İsveç arası da mekik dokuduk. Yine yakınlaştı dünyalarımız. Ülke ülke gezdik beraber. 4 yılın sonunda, en sonunda, aynı şehirde yaşamayı başardık derken, şimdi de 'vatani görev' engeli araya. Yıllarca birbirini hem onaran, hem de biraz daha acıtan o iki hassas kalp, yollarda, telefonlarda, mesafelerde, uzaklarda büyüdü ve şimdi biri elinde hiç tanımadığı bir şehirde kim bilir nasıl insanlara kalabalık koğuşlarda yaşamaya başlarken, diğeri öteki uğruna geldiği şehirde yapayalnız ötekinin geride bıraktığı tişörtünü koklayıp gözyaşı döküyor...

Bu 6 ay da geçiverecek biliyorum.

Ama yine de çok zor-muş...

Daha ayrılalı 12 saat bile olmadı, ama şimdiden çok özledim...

Thursday, December 2, 2010

Little Earthquakes

Hani bir şarkı dinlersin de seni alır yıllar öncesine götür ya, Tori Amos'un Little Earthquakes albümünü ne zaman dinlesem beni alır, uzak bir ülkenin küçük ama dünyanın en yaşanılası şehrindeki güzelim nehrin kenarında yaptığım uzun yürüyüşlere götürür.
O hafifliği, o özgürlüğü öyle özlüyorum ki. Bazen değil, hep özlüyorum. "Yabancı" olmanın o tatlı-ekşi tadı damağımda hala. O zamanlardan beri hiçbir şey yeterli gelmez oldu bana. O zamanlardan beri yeterince mutlu olamıyorum sanki. Sadece dışarı çıkıp dillerini bile bilmediğim bütün o insanların arasında dolaşmak bile erişilemeyecek bir mutluluk gibi şimdi... Yine orada olup sonbahar yapraklarının arasında bir bankta oturup o anı yaşadığım, o kadar mutlu olduğum için ağlamak istiyorum.

Ağır gelir bazen yükler.. Ki benim içimdeki göçebe hep gitmek ister..