Thursday, July 7, 2011


Dışarıdan bakıldığında bomboş geçiyor gibi görünse de, aslında oturup düşünmeye bile vakit bulamadığım günler yaşıyorum.
Okul bitti, öğrenciler gitti, ders yok. Ama biz özel sektör çalışanları her gün 9:00-5:00 okulda olmak mecburiyetindeyiz. Neyseki bu benim çok daha kötü bir durum değil, tatil olsa ve evde yatacak olsam asla sabahın köründe kalkıp bilgisayar başına oturup çeviri yapmazdım. Yaklaşık bir aydır sabahtan akşama çeviri mesaisi yapıyorum adeta.
Ama bu boş görünen günler öyle bir geçip gidiyor ki, dönüp aynada kendime bile bakmadığım oluyor. İş-ev-uyku. Bütün düzenim bu. İşte bu yüzden de ne yazacak bir şey oluyor, ne de ben bambaşka hayal dünyalarına dalıp birkaç satır karalayabiliyorum. Adam gibi oturup doyasıya bir kitap bile okuyamadım ne zamandır.

Hem daha okunacak/çevrilecek/yazılacak kitaplar var. Uyunacak uykular; gezilip görülecek yerler; söylenecek şarkılar; kurulacak hayaller var... Peki ya zaman?

Başkalarının yazdığı kitapları çevirmek tamam da, ben ne zaman kendi öykülerimi yazacağım acaba?


Monday, June 13, 2011

Kimse yok.

Haketmediğin yerden hiç beklemediğin bir darbe yediğin zamanki o şaşkınlığı görüyorum suratımda. Aynaya bakmama gerek yok. Biliyorum orada olduğunu. Gözümün ta içinde. Yanağımdaki bende. Alnımdaki yara izinde. Dudağımın kıyısındaki hep yukarı bakan çizgide.
Öyle romantik bir kırgınlık değil bu. Ne hissettiğimi kanadı yaralı bir kuşla değil, bir araba tekerleğinin altında kalıp canhıraş feryat eden bir sokak kedisinin kim bilir kaçıncı kez ezilen sol arka bacağıyla anlatabilirim belki.
O kedinin içindeki (ve dünyanın iplemediği) ince sızı var benim de yüreğimde. Çok acıtmıyor ama nefes alırken batıyor. Varlığını hissettiriyor.
Ki ben çok bir şey istemedim.
Ama insanların geçmişlerindeki acılar manasız yaralamalara sebebiyet veriyor, en olmadık kişilere hem de.

Bazen birilerini, bir şeyleri çok seversin, inanırsın onlara, çok değer verirsin, bağlanırsın. Ama sonra umulmadık bir anda tüm bu hissettiklerinin aslında basit bir ilüzyon olduğunu anlarsın; işte bu batıyor şu anda içime.

Ve sonuç: gerçekten kimse yok.

Friday, February 11, 2011

I before I was born

“I’m afraid of getting old. I am afraid of getting married. Spare me from cooking three meals a day — spare me from the relentless cage of routine and rote. I want to be free — I want, I think, to be omniscient….I think I would like to call myself “The girl who wanted to be God.” Yet if I were not in this body, where would I be — perhaps I am destined to be classified and qualified. But, oh, I cry out against it. I am I — I am powerful — but to what extent? I am I.”


Sylvia Plath

Tuesday, January 25, 2011

Stream of consciousness-2


Hava kapalı, serin ama insana canlılık veriyor.
Ofisin yapay ışığında fotosentez yapmaya çalışan zavallı bir eğrelti otuyum sanki. Boğulur gibi oldum; eğrelti otu karbondioksit değil, kahve tüketmek istedi. Çiseleyen yağmurda üşenmedim az ilerideki benzin istasyonuna gittim kahve almaya. Üstümdeki sıkıntıyı da yürürken çizmelerimin tabanından sıçrayan çamur gibi silkeler atarım sanıyordum, ama sıkıntım benden kopamadı bir türlü...

Nedir diye düşündüm. Nedir bu yetersizlik hissi? Neyibeğenemiyorsun hala kendinde?
23 yaşında 1.60 boyunda küçücük bir kadınsın. En büyük hayalim dediğin 3 şeyden ikisini daha bu yaşta gerçekleştirdin. İyi bir okulda okudun, iyi bir iş buldun. Hayalin olan işi de yapmaya çalışıyorsun elinden geldiğince. Dünyanın en güzel kadını değilsin belki, vermen gereken kilolar var, boyun da kısa, ama kimse çıkıp da çirkinsin de diyemez. Hiçbir şey olmasa yüzün yeter zaten, herkes öyle demez mi hani? E peki nedir derdin, neden rahat bırakmıyorsun kendini? Nedir bu ergen tripleri? Bilmiyorum, cevapları veremiyorum. Bir şey arıyorum, hep bir şey arıyorum. 23 yıldır bulamadım, ne olduğunu da bilmiyorum. Ama o tamamlanmışlık hissine erişemiyorum asla. Aşk? Çok seviyorum evet, ama çok. Yine de... O "yine de"ler bitmiyor, çünkü asla güvenemiyorum, güvenim de eksik hep. Bunun tek sorumlusu ben değilim elbet, ama kendimi bi bırakabilsem, akışına bıraksam her şeyi...
Nasılsın? diye sorsa biri; mutsuz değilim, ama mutlu da değilim.

Eskiden mektup arkadaşlarım vardı, bütün gün aynı sırayı aynı sınıfı paylaşsak da birbirimize yazdığımız o mektupların yerini tutmazdı hiçbir sohbet. O mektupları arkadaşımızdan çok kendimize yazardık belki de. Yazarak tanımaya başladım ben de kendimi. Hesaplaşmalarım hala kelimelerle. Barışırsak bir gün, eminim o da kelimeler sayesinde olacak. Ama ben o mektupları, o mektup arkadaşlarımı özlüyorum.. Bu bloglar, emailler çıktı mertlik bozuldu...

Gerçekliğine inanmak için dokunmak gerekmez mi?

Ben küçükken soğuktan dudaklarım çatladığında annem dudağıma kırmızı rujundan sürerdi. Ruj sürmek ne kadar da önemliydi. Sırf dudaklarım çatlasın da annem bana ruj sürsün diye soğuk havalarda okul yolunda dudaklarımı yalardım.

Artık benim de onlarca rujum var. İstediğim rengini istediğim zaman sürebilirim. Ama hiçbiri annemin elleriyle kurumuş çocuk dudaklarıma sürdüğü kırmızı ruja benzemiyor.

Şimdi dudaklarım çatlayıp kanasa da aldırış eden olmuyor...

Bazı sabahlar

Yeşiller o kadar parlak,

Griler o kadar canlı ki,

Deneysel bir sanat filminin ikinci sınıf oyuncusu

ya da uzak bir ülkenin hayali kartpostalının arka fonunda silik bir görüntüymüşüm gibi hissediyorum.


Bu sabah da o sabahlardan biri...

Thursday, January 20, 2011


"Derdin ne?" diye soranlara...

Monday, January 17, 2011


Bir yerde okudum şu sözü:

"Ne kadar kitabınız varsa o kadar yalnızsınız."

Doğru olabilir mi bu acaba düşünürken, bir kısmı İzmir'de bir kısmı Çanakkale'de rafları kaplayan onlarca kitabım canlandı gözümde. Hala daha yenilerini almaya çalışıp kitaplıkları doldururken bu gerçeğe mahal verenlerden biri de bizzat ben oluyorum galiba...


Yine de kitaplarımı çoğu insana tercih ederim :)))

Sunday, January 16, 2011

In our familiy portrait we look pretty happy


Kutsal olarak nitelendirdiğiniz her şeyin bütün o manevi ihtişamını yitirdiği bir an gelir ya hani; önce Tanrı'ya olan inancınızı yitirmeye başlarsınız, sonra aşka dair beklentilerinizi ve umutlarınızı tüketirsiniz bir bir, yaşanan her darbede. Ve sonra belki de en kutsal olanına gelir sıra; aileye. Artık ne siz anne babasının bacaklarına yapışan o küçük çocuksunuzdur, ne de onlar 'aman başına bir şey gelmesin' diye peşinizden koşturup gözünüzün içine bakan evhamlı ebeveyndirler. Yitirdiklerinizin arasında belki de kabullenilmesi en zor olanı budur; en azından benim için öyle. Ama insan her şeyi kabullendiği gibi bunu da kabulleniyor ve her şeye rağmen bir yolunu bulup yaşamaya devam ediyor.
Ama kutsal olan hiçbir şey, hiçbir inanç kalmadı artık içimde. Artık hepsi kırık dökük...

Friday, January 14, 2011

Özledim...


Her şeyi bırakıp gidesim var. Ya da yerimden kıpırdamadan günlerce uyuyasım...
Sıkıldığım çok şey, çok insan var. Yazmak istiyorum, yazamıyorum. Ne bu tuşlara basmak ne de elime bir kalem alıp yazmak geliyor içimden. Yorgunum... Her şeyi omzuma yüklemekten ve her şey yolundaymış gibi şikayet bile edememekten yoruldum. Hiçbir şey yokmuş, sanki her şey yolundaymış sahte bir gülümsemeyle günlük rutine devam...
Hayat amacım ne, ne bekliyorum, ne istiyorum bilemez oldum. Amaçları doğrultusunda yaşayan bir insanken amacım kalmadı sanki şimdi. Huzur bulmak, mutlu olmak istiyorum. Huzursuz ve mutsuz da değilim. Ama boş... Koskocaman bir boşluk işte...
Özlediğim şey ne mi?
Eski beni özledim....

Thursday, January 6, 2011



Zaten topu topu 14 gün olan yıllık iznimin 2 gününün gitmesini göze alarak, bu haftasonu Trakya'nın sopsoğuk bir ilçesinde 'vatani görevini yapmakta olan' sevgilimin yanına gidiyorum. Sorulacak sorular, merakla beklenen yanıtlar var. Ve bir de giderilmesi gereken bir yığın özlem ve kucaklaşma.

Hem buradan biraz uzaklaşmak ve yolculuk yapmak bana iyi gelecek...

Döndüğümde daha sabırlı ve daha sakin olmayı ümit ediyorum...

spoiler lover

(uyarı: resmin yazıyla hiç mi hiç alakası yoktur.)


Kargo şirketiyle yaşanan sancılı bir mücadelenin ardından ısmarladığım kitaplarıma kavuşmuş bulunmaktayım. Tabii her zaman yaptığım gibi ilk işim burnumu rastgele sayfaların arasına sokup kitap kokusunu içime çekmek oldu. (sahi siz de küçükken okul ilk başladığında ya da yeni bir kitap satın aldığınızda yepyeni kitap/defterlerinizi koklar mıydınız?)


Aldığım kitaplardan biri Joshua Ferris'ten Bilinmeyen, diğeriyse Aidasalem'in yazısında görüp merak ettiğim, Kazuo Ishiguro'dan Beni Asla Bırakma. Elimdeki kitabı bitirir bitirmez bu ikisinden birine başlayacağım.


Neyse, lafı fazla uzattım, aslında yazmak istediğim şey kendimle ilgili az önce farkettiğim bir gerçekti. Sanırım ben bir "spoiler lover"ım. Aldığım kitapları google'da, forumlarda, ekşisözlükte falan aratıp yazılan "spoiler" başlıklı yazıları merakla okuduğumun ve bunun sonucu olarak da kitabın cazibesinin yitirmesi yerine tam tersine daha fazla merak uyandırdığının farkına varmış bulunmaktayım. Bunun benim kontrol manyağı olmamla da bağlantısı olduğu çok açık. iyi ya da kötü, beniz fazlasıyla şaşırtacak sürprizleri hiç sevmem. Bir adım atmadan önce o adımda ne olacağını bilmem gerekir. Bu konuda birazcık hastalıklı bir yapım olduğunu söyleyebilirim. Hatta bu çok sıkıcı bir durum aslında... Ama önceden bilmediğim ya da tahmin etmediğim durumları yaşamaktan pek hoşlanmıyorum. Ve bu maalesef inanılmaz yorucu bir durum, çünkü bir sonraki adımı takip edebilmek için hem o ana, hem de ardından gelecek olana odaklanmak gerekiyor.

Uzun lafın kısası, sanırım hem kitaplar hem de filmler söz konusu olduğunda "spoiler"ları seven tek kişi benimdir :)


Düzeltme: (Yazıyı nereye bağlayacağımı unuttuğum için böyle saçmasapan bir hal aldı, kafamı toparlayamadım, bu yazıyı okumasanız da olur...)

The Giving Tree

“Once there was a giving tree who loved a little boy.
And everyday the boy would come to play
Swinging from the branches, sleeping in the shade
Laughing all the summer’s hours away.
And so they love,
Oh, the tree was happy.
Oh, the tree was glad.

But soon the boy grew older and one day he came and said,
“Can you give me some money, tree, to buy something I’ve found?”
“I have no money,” said the tree, “Just apples, twigs and leaves.”
“But you can take my apples, boy, and sell them in the town.”
And so he did and
Oh, the tree was happy.
Oh, the tree was glad.

But soon again the boy came back and he said to the tree,
“I’m now a man and I must have a house that’s all my home.”
“I can’t give you a house” he said, “The forest is my house.”
“But you may cut my branches off and build yourself a home”
And so he did.
Oh, the tree was happy.
Oh, the tree was glad.

And time went by and the boy came back with sadness in his eyes.
“My life has turned so cold,” he says, “and I need sunny days.”
“I’ve nothing but my trunk,” he says, “But you can cut it down
And build yourself a boat and sail away.”
And so he did and
Oh, the tree was happy.
Oh, the tree was glad.

And after years the boy came back, both of them were old.
“I really cannot help you if you ask for another gift.”
“I’m nothing but an old stump now. I’m sorry but I’ve nothing more to give”
“I do not need very much now, just a quiet place to rest,”
The boy, he whispered, with a weary smile.
“Well”, said the tree, “An old stump is still good for that.”
“Come, boy”, he said, “Sit down, sit down and rest a while.”
And so he did and
Oh, the trees was happy.
Oh, the tree was glad.



by Shel Silverstein

Saturday, January 1, 2011

"Soğuk konuşuyorsun," diyor.

"Saçmalama, ne alakası var," diyorum;

"Ben bazen böyle olurum, tükenir içimde bir şeyler, bir perde iner kalbime, iç sesim susar, hissedemez olurum. Senle alakası yok, gerçekten. Ama benim de rol yapamadığım anlar gelir bazen," diyemiyorum.


Diyemiyorum.

why does it always rain on me?